18 ARALIK 2013-PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ ARKEOLOJİ TOPLULUĞU LAODIKEIA ANTİK KENTİ, PAMUKKALE VE HIERAPOLİS ANTİK KENTİ GEZİSİ

Sırt Çantalı Gezgin Ne Yapar, Nasıl Hareket Eder, Kimdir?

Bugüne kadar yapmış olduğum sırtçantalı seyahatlerde sırtçantalı gezgin ne demektir bana göre diye notlarımı almıştım. Aslında bir çok maddesi genel olarak konuşulan maddeler ama yollarda deneyimlediklerim ve yaşadıklarım açısından bir çok madde notlarıma düşmüş.

Devamı

18 ARALIK 2013-PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ ARKEOLOJİ TOPLULUĞU LAODIKEIA ANTİK KENTİ, PAMUKKALE VE HIERAPOLİS ANTİK KENTİ GEZİSİ

Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Topluluğu'nun davetlisi olarak gittiğim arkeolojik gezide doya doya nefis bir tam gün boyunca bu bölgede yer alan antik şehir ve tapınakları gezme fırsatım oldu. Bu nazik davet için Arkeoloji Bölüm Başkanı Sayın Prof.Dr.Celal Şimşek ve ekibinde bulunan öğrencilerine çok teşekkür ederim. Bu gezimi ve buram buram tarih kokan bu günü sizlerle de paylaşmak istedim.

Denizli ili buram buram tarih kokan ve attığınız her adımda her noktada saklı bir tarihi barındıran illlerimizden biri. Denizli ilinin 6 km. doğusunda, Eskihisar, Goncalı, Bozburun köyleri sınırları içinde kalan, Lykos (Çürüksu) Vadisi'nin en önemli ve büyük antik kenti Laodikeia, Seleukoslar (Suriye) Kralı, II. Antiokhos arafından eşi Kraliçe Laodike adına M.Ö. 3. yüzyılın ortalarında kurulmuş.



2000'li yıllara kadar neredeyse yarısından fazlası toprak altında kalan bu muhteşem antik kent Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Sayın Prof.Dr.Celal Şimşek ve ekibinin titiz çalışmaları sayesinde ülkemizin tarih mirası listesine kazandırılmış. Söylenceye göre kral bir Apollon sözcüsünün yardımıyla baş tanrı Zeus'un öğüdünü duyup, eşi adına  bir kent kurmaya karar vermiş. Bu durumda kentin kuruluş tarihi II. Antiokhos'un tahta geçtiği M.Ö. 261 ile Laodike'den boşandığı M.Ö. 253 yılları arasında gerçekleşmiş olduğu varsayılıyor. Bir başka anlatıma göre; Seleukoslar kralı I. Antiokhos rüyasında annesi, kız kardeşi ve eşi olarak tanımladığı üç güzel kadın görmüş, her üç kadın da kraldan kendileri için Karia'da birer kent kurmasını istemişler, bunun üzerine kral I. Antiokhos'ta karısı ve annesi için Nysa (Sultanhisar) ve Antiokheia (Başaran Köyü-Karacasu) kentlerini, kız kardeşi Laodike için de Laodikiea antik kentini kurmuş. Ancak antik kaynakların kral I. Antiokhos ve kız kardeşi Laodikie'nin adından hiç söz etmemesi, kentin kral II. Antiokhos tarafından karısı güzel Kraliçe Laodike adına kurulduğunu göstermekte. Kazı ekibince, Antik Kent'in batısında yapılan yüzey araştırmalarında Klasik Döneme kadar inen seramiklerin bulunması kuruluşun daha da eskiye gittiğini göstermekte. Gezimizi yaptığımız günde pırıl pırıl bir güneş altında bende, beni gezdiren ekip sayesinde doya doya ve derinlemesine bu antik kenti gezdim.



Antik kente adımattığınız anda sizi Suriye Yolu denilen nefis bir yol karşılamakta. Bu bölge o zamanın en zengin nüfusunun oturduğu bir yerleşim ve ibadet bölgesi olduğundan bu yoldaki ihtişam ve ayrıntılar beni şaşkına çevirdi.





Laodikeia'da yer alan bu yol tüm kenti labirent gibi sarmakta ve neredeyse daha yarısından fazlası toprak altında, ekip çok titiz çalışmalar yaparak kalanları da gün ışığına çıkarmak için uğraşı vermekte… Antik kentin sembolü olan domuz işlemeleri her taşa kazınmış. Antik coğrafyacı Strabon (XII / 8.16) Lykos (Çürüksu) nehrinin birçok yerde yeraltından aktığını, bunun sonucu da yer altında boşluklar meydana geldiğini anlatarak, bölgedeki depremlerin çokluğunu yazılarında belirtmiş. İşte bu antik kent bu bahsedilen depremlerden çok ama çok etkilenmiş ve yer altından çıkarılan eserlerin çoğunluğu zamanında yaşanılan depremlerden sonra yıkılan ve o zamanın burada yaşayan halkı tarafından olduğu yerde bırakılan sütunlar, taşlar oluşturmakta ki yıkıldığı yönü bile bunlardan belirlemişler.



Bu yol boyunca ilerlediğinizde o zamanlar bu yolun her iki yanında yanyana dükkanlar bulunuyormuş, tıpkı bizim bağdat caddesi gibi düşünün; ve o zamanın esnaf halkı müşteri beklerken veya canı sıkıldığında şimdi bizim esnafın tavla oynaması gibi bu yukarda gördüğünüz oyunu oynuyormuş. Hayatımda ilk defa gördüğüm bu oyun tablası benim küçük dilimi yutturdu.



Laodikeia antik kenti tarih sahnesine ilk defa, M.Ö. 220'lerdeki Akhaeos isyanıyla çıkmış. Polybius'a göre, Seleukoslar Kralı III. Seleukos doğuda Ptolameios Krallığı ile savaşırken Sardes'te (Salihli) çıkan isyanı bastırmak için komutanı ve yeğeni Akhaeos'u görevlendirmiş. Bu isyanları bastıran Akhaeos, Laodikeia'da kendisini kral ilan etmiş ve adına Sikke (para) dahi bastırmış. Akhaeos'un bu ihanetini ise daha sonra başa geçen kral III. Antiokhos idam ile cezalandırmış. Yol boyunca devam ettiğimizde karşımıza çıkan devasa tapınak ve gerçekten muhteşem korunmasından dolayı nefis görüntüsü görülmeye değer.





Bu tapınak 2 katlı ama benimde adımladığım üst tabaka dışında esas görülmesi gereken yer altta kalan tabaka, işte bu altta kalan tabaka içinde bulunan geniş salon, içindeki sütunlar tamamen korunmak adına üstleri onlarca devasa özel camlarla örtülmüş ve siz bu camlar üstüne basarak aşağıyı görebiliyorsunuz. Kazı heyeti tarafından çok ince ve titizlikle yapılan bu çalışma tek kelime ile enfes olmuş.







M.Ö. 88-85 yıllarında Pontus Kralı Mithridates Savaşları'nda Laodikeia büyük zarar görmüş. M.Ö. 51 yılı sonu 50 yılı başlarında Kilikia Valisi ve Romalı büyük devlet adamı Cicero 10 hafta boyunca Laodikeia'da yargı işlerini yürütmüş ve yasaların hazırlanmasını sağlamış. Daha sonra Parth güçleriyle bölgeye M.Ö. 40 yılında gelen Labienus'a Laodikeia'lı Zenon adlı soylunun karşı direnişi sonucu, Laodikeia Roma İmparatorluğu'nca büyük saygı görmüş. Bunun sonucu Zenon'a Pontus Bölgesi (Karadeniz Bölgesi) hediye edilmiş ve Laodikeialılar Roma yurttaşı sayılma ayrıcalığını elde etmiş.



Laodikeia'da her yıl birlik üyeleri arasında toplanan altınlar Kudüs'e gönderiliyormuş. Roma'nın M.Ö. 62 yılındaki vetosu üzerine, bu altınlar Kamu Hazinesi'ne aktarılmış ve bundan sonra Laodikeia hızlı bir şekilde gelişmiş. M.S. 60 yılındaki büyük depremde tüm Lykos (Çürüksu) Vadisi kentleri yerle bir olmuş. Hierapolis ve diğer kentler, Roma İmparatorluğu yardımlarıyla ayağa kaldırılırken, Laodikeia kendi kendini imar etmeyi başarmış. M.S. 2. yüzyıl sonlarına doğru iyice zenginleşen kent, İmparator Commodus (M.S.180-192) adına bir tapınak yapmış, bundan dolayı da "Neocoros" tapınak koruyuculuğu unvanını alarak vergiden muaf tutulmuş. Kentin tapınak koruyuculuğu unvanı, İmparator Caracalla (M.S. 211-217) Dönemi'nde de devam etmiş. Laodikeia M.S. 129 yılında Roma İmparatoru Hadrianus'u (M.S. 117-138), M.S. 215 yılında İmparator Caracalla'yı (M.S. 211-217) ve M.S. 370'te İmparator Valens'i (M.S. 364-378) ağırlamış.



Laodikeia sokaklarında dolaşırken yine ilk defa gördüğüm bir sergileme tekniği ile karşılaştım. Burada titizlikle çalışan ekibin bizlere ilginç bir ayrıntıyı gösterebilmek adına bu kadar incelikle düşünülmüş bir sergileme tekniğini ziyaretçilere sunması nefis ve takdir edilesi. Efendim Denizli'nin neyi meşhur; tabi ki horozu… İşte 2000 yıl öncesinin sütunlara işlenilen o meşhur horozunu daha net ve detaylı görmemiz için ekip sütunlar arasına bir ayna yerleştirmiş ve siz bu aynaya bakarak rahatça çıplak gözle görmekte zorlanacağınız horoz işlemesini rahatça görebiliyorsunuz.



Horozlarımız işte, yukarda yer almakta, aynadan bakınca bu şekilde gözükmekte
    Bizans Dönemi'nde tüm Batı Anadolu antik kentlerinde olduğu gibi, M.S. 395'te alınan bir karar gereği Laodikeia'nın etrafı bir sur duvarıyla çevrilmiş olup, bu surlar Hellenistik ve Roma yerleşimlerinin bir kısmını dışarıda bırakmış. Surların yapımı sırasında birçoğu anıtsal yapılara ait bloklar kullanılmış.  Laodikeia M.S. 494'teki korkunç depremde tamamen yıkılmış ve bir daha toplanamamış. Özellikle de M.S. 7. yy. başında meydana gelen diğer büyük deprem sonunda, su yolları bozulmuş, ova kentlerini gittikçe tehdit altına alan Sasani ve Arap istilaları sonucu, korumasız olan kent,  güneye Denizli Kaleiçi'ne Ladik adıyla taşınmış. Bununla ilgili olarak kazı çalışmalarında, M.S. 7. yy. sonrasına tarihlenen sikkeler henüz bulunmamış,  bu da kentin büyük ölçüde taşındığını göstermekteymiş. Antik kentten güneye doğru yüründüğünde Erken Bizans Dönemi'nden itibaren başlayan seramik buluntularını Bakırlı Mahallesine kadar takip etmek mümkün. Lykos (Çürüksu) Vadisi ise 13. yüzyıl başından itibaren tamamen Türklerin eline geçmiş.



Laodikeia altyapısı ve kanalizasyon sistemi ile gerçekten o zamanın en ince yapısına sahip bir antik kent. Kent boyunca derinliği yaklaşık 1.5 mt ile 2 mt arasında değişen su dağıtım kanalları ve kanalizasyon kanalları bulunmakta.



Ve yine taşlara işlenmiş olan antik kent zamanında bölgede bolca bulunan Anadolu Leoparı kabartması..



Kentte yaşayan Hristiyan ve Yahudi nüfusun birbirlerine eş olarak sütunlara üst üste işlediği haç ve şamdan işlemeleri.



Bu sütunda çok ince bir ayrıntı var Buldunuz mu??



Evet, o zamanda bu sütunu yapan taş ustası inandığı tanrı olan Athena'yı taşa işlemiş.



Bu yukarda gördüğünüz ise, antik kentte yer alan evlerin çatılarında bulunan yağmur yağdığında suyun aşağıya akmasını sağlayan su delikleri… Öğlene doğru bu muhteşem antik kent gezimizi bitirip Denizli'nin timsali Pamukkale'ye geçtik. Hava güneşli olmasına rağmen yine de insanın içine işleyen bir rüzgar vardı. Pamukkale'ye vardığımızda beni hiçte şaşırtmayan bir manzara ile karşılaştım; her taraf yine japon turistler ile doluydu. Ben bu Japonlara bayılıyorum. Türkiye'yi adım adım dolaştım ve her gittiğim yerde sadece bu japon turistleri gördüm, yaz kış fark etmiyor bu millete, nerede tarih orada Japonlar var











Eski Hierapolis kenti, toplam 2700 metre uzunluğunda, 600 metre genişliğinde ve 160 metre yüksekliğindeki beyaz "kalenin" üzerine inşa edilmiş. Pamukkale, Denizli'nin 20 km uzaktaki merkezindeki vadinin karşı tarafındaki tepelerden görülebiliyor. Pamukkale UNESCO tarafından belirlenen Dünya Miras Listesi'nde yer almakta. Travetenler görsel zenginliğin yanı sıra kalp rahatsızlıkları romatizma göz ve deri rahatsızlıklarına iyi gelmekte. Aralık ayı olduğu için doya doya gezme imkanımız oldu ama yazın burada adım atacak yer bulunmuyor. Ve bu muhteşem güzelliğin hemen tepesinde yer alan geniş ovalara yine bir başka kutsal antik kent olan Hierapolis kurulmuş. Bergama Kralı II. Eumenes tarafından M.Ö. 197 yılında kurulan, adını da Amazonlar Kraliçesi Hiera'dan alan Hierapolis, aynı zamanda "kutsal kent" olarak anılıyor. Hz. İsa'nın havarilerinden St. Philip'in burada öldürülmesi ve onun adına anıt mezar yaptırılması, Hierapolis'in inanç turizmi açısından da öne çıkmasını sağlıyor.



Kentin sıcak su ihtiyacını karşılayan ve Pamukkale'den gelen sıcak suyu tüm şehre dağıtan o zamanın su kanalları



Antik kentin en tepesinde bulunan Aziz Philip tapınağına giden ve o zamanın rahipleri tarafından kullanılan kutsal yol.

Bizde bu yoldan adımlayarak 2000 yıl öncesinin o muhteşem atmosferini yaşamaya çalıştık. Kent o kadar büyük ki detaylıca gezmeniz 1 tam gününüzü alır. Apollon Tapınağı, St. Philip Martyriumu, Antik Tiyatro, Roma Kapısı, Kuzey Bizans Kapısı, Agora, bugün müze olarak kullanılan Roma Hamamı, su kanalları, Direkli Kilise ve nekropoller, Hiearapolis'teki başlıca tarihi yapılar. Bu yapıların bir bölümü İtalyanlar tarafından 1957 yılından bu yana sürdürülen kazılarda ortaya çıkarılmış durumda. Yine kazılarda bulunan tarihi eserler, Hierapolis Arkeoloji Müzesi'nde sergileniyor. Ve bu müze gerçekten muhteşem eserlerle dolu. Ama kesinlikle görmeniz gereken yegane yapı antik kentin olağanüstü korunmuş olan tiyatrosu. Tiyatro o zamanın gladyatör dövüşlerini izlemek üzere mimari bir şekilde inşa edilmiş ve olağanüstü güzel. Eminim nutkunuz tutulacak Hierapolis Antik Kenti UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınmış bir antik kent. Tiyatro kapasitesinin 9.500 kişi olmasından dolayı şehir nüfusunun 95.000-100.000 arasında olduğu tahmin edilmekte. Sahne altındaki çukurluk bölümle oturma sıraları arasında seyircileri vahşi hayvanlardan korunmak için yaklaşık bir metrelik yükseklik farkı var. Gladyatör dövüşlerinin olmadığı tiyatrolarda bu fark bulunmamakta, sıralar sahne düzeyinden başlamakta. Müze içine girdiğinizde ise o zamanın meşhur gladyatörlerinin dövüşlerinin taşlara işlenmiş kabartmalarıyla karşılaşıyorsunuz.



Antik kentin en tepesinde yer alan Aziz Philip'in mezarına giden bu yolun hemen solunda bir hamam var, tepeye çıkan kim olursa olsun ilk önce bu hamamda yıkanıyor, ve sonrasında mezarı ziyaret edebiliyormuş. Antik kentte kutsal sayılan bu mezara başka türlü kesinlikle gelenler alınmıyormuş.



Aziz Philip'in mezarı

Mezar alanının bulunduğu yerde kutsal kilise bulunmakta ve buranın en tepesinde ise o zamanda buraya gelen ve burada konaklamak isteyen rahipler için yapılmış çok büyük bir konaklama evi bulunmakta.



Burada da o zamanda yaşayan Hristiyan ve Yahudi halkın birbiri ile kaynaşmasını simgeleyen haç ve davut yıldızı işaretleri kilisedeki tüm sütun başlarına işlenmiş.









Yine burada konaklamak isteyen rahipler için yapılmış konaklama evinin duvarlarında da Hristiyan ve Yahudiliğin timsallari iç içe işlenmiş, her kapıda ve girişte bunlardan var.



Günün sonlarına doğru bu muhteşem gezimizi tamamladık, ayaklarımızda tatlı bir yorgunluk ile tekrar Pamukkale Üniversitesi yollarına düştük. Çok ama çok zevk aldığım, ağzım kulaklarımda adımladığım bir tam günlük bu gezi çok mutlu etti beni. Tarihin o gizemli koridorlarında adımlarken bu muhteşem antik kentlerin o zamanki dokusunu içime çektim, hayal ettim.



Bu muhteşem gezi daveti ve turu için başta Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Sayın Prof.Dr. Celal Şimşek ve ekibine, bana bu gezide eşlik eden ve adım adım yaptığımız gezide bölgenin tarihini ve kazı detaylarını anlatan arkeoloji bölümü öğrenci arkadaşlarım Uğurcan, Hüseyin, Onur, Tolga ve Samet'e sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Sizleri tanımak bana onur verdi, yüreğim hep sizinle…