Sırt Çantalı Gezgin Ne Yapar, Nasıl Hareket Eder, Kimdir?

Bugüne kadar yapmış olduğum sırtçantalı seyahatlerde sırtçantalı gezgin ne demektir bana göre diye notlarımı almıştım. Aslında bir çok maddesi genel olarak konuşulan maddeler ama yollarda deneyimlediklerim ve yaşadıklarım açısından bir çok madde notlarıma düşmüş.

Devamı

ÇORUM GEZİ NOTLARI

Anadolu'nun kültür ve sanat geleneğini devam ettiren ender şehirlerden birisidir Çorum… Yıllar önce ziyaret ettiğim bu ufak ama kendi içinde dev bir tarihi barındıran kent resmen bir açık hava müzesi gibidir. Yolum yine Çorum'a düştü yakın zamanda. Bu sefer kısa bir seyahat oldu ama tarih yolculuğu olarak beni zevkten mest etti. Benim yazılarımı okuyanlar bilirler, genelde yaptığım yolculuklarda hep o coğrafyanın tarihine dalarım, tarihin gizli sayfalarında geçmiş kültürlerin izlerini solurum. İşte Çorum yolculuğum yine bu tarih dokusu içinde oldu.

Çorum bölgesinde en eski yerleşim Kalkolitik Çağ'a ait. Yani M.Ö 6000 İLE 3000 yılları arasından bahsediyorum. Eski Tunç Çağında Anadolu'nun bu gün için bilinen adı HATTİ ÜLKESİ İdi. M.Ö 2000'den itibaren Anadolu'ya gelen Hititler de yeni yurtlarından bahsederken HATTİ ÜLKESİ ismini kullanmış. Binlerce yıl içinde Çorum, Hititler, Frig, Roma ve Bizans hakimiyetinde yaşamış. 5000 yıl boyunca bir çok uygarlığın merkezi olan bu şehir 1075 yılında Türk hakimiyetine girmiş. İşte dolu dolu geçen 2 günlük Çorum gezi notlarım bu tarih dokusu içinde oluştu. Çorum'u gezmek isteyenler için 3 dolu gün yeterli olacaktır. Bu gezi programında isteğe bağlı olarak;

1.GÜN; Yazılıkaya Açıkhava Mabedi, Boğazkale Müzesi, Hattuşa, Alacahöyük gezilebilir.
2.GÜN; Çorum Müzesi, Hıdırlık Cami, Ulu Cami, Saat Kulesi ve Çorum Müzesi gezilebilir.
3.GÜN; Şapinuva Örenyeri, İncesu Kanyonu gezilebilir. Dedim ya, bu tamamen kişisel bir gezi programı, siz kendi planınız ve isteğinize göre şekillendirebilirsiniz. Öyleyse dalalım hadi Çorum'un tarih dokusu içine…

Çorum denince ilk akla gelen nedir? LEBLEBİ ve HİTİTLER İMPARATORLUĞU olur tabi. Kim bu Hititliler? 100 yıl önce dünyada herhangi birine Hitit deseydiniz, yüzünüze şaşkın şaşkın bakar ve ne demek istediğinizi anlamaya çalışırdı! Çünkü Hititlerle ilgili ilk bilgilere 20. yüzyılın başlarında ulaşıldı.

HİTİTLİLER KİMDİ?

Hattuşa, M.Ö. 1500' lü yıllarında Babil ve Mısır Devletleri'yle birlikte, Yakın Doğu'nun süper güçlerinden biri olan Hitit Devleti'nin başkentiydi. Aslında Mısır ve Mezopotamya ülkelerinin metinlerinde ve Tevrat'ta, o dönemi etkileyen, güçlü bir kavimden bahsediliyordu. Ama bu kavmin Anadolu'da olabileceği kimsenin aklına gelmemişti.

Bu kayıp uygarlık nasıl bulundu? 1834 yılında arkeolog ve mimar Charles Texier, Orta Anadolu'da bir keşif gezisine çıkar. Antik yazarlardan Strabon'un sözünü ettiği Galat kavmi Trokmilerin başkenti Tavium'u ararken, Boğazköy'e gelir. Texier, harabelerin ölçümlerini yapıp kent planını çıkarır, kent kapılarının ve şehir surlarının resimlerini çizer. Onu en çok heyecanlandıran şey, Yazılıkaya'daki kabartmalar olur. Texier gördüklerini 1839'da yayınlaması üzerine bir çok kâşif ve bilim adamı Boğazköy'e gelerek araştırma ve incelemede bulunur. Bu çalışmaların sonucunda 1906 yılında ilk bilimsel kazı çalışmalarına İstanbul Arkeoloji Müzesi adına Theodor Makridi Bey'le birlikte Hugo Winckler tarafından başlanır. Bulunan tabletler arasında, anlaşma taslakları ve Mısır Firavunu II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili'nin birbirine yazdıkları mektuplar da vardır. Bundan da anlaşılır ki, burası, Hatti ülkesinin, Hitit İmparatorluğu'nun başkenti Hattuşa'dır.

Hititler'i anlamak için önce, Anadolu'nun yerli halkı olan ve Hititler' i büyük ölçüde etkilemiş olan Hatti uygarlığını incelemek gerekir. MÖ 2500-1700 yılları arasında Anadolu'da büyük bir uygarlık oluşturmuş Hattiler hakkında bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. Hattiler Anadolu'nun yerli halkı olarak kabul edilmekle beraber, göçlerle geldiklerini (hatta Türk kökenli olduklarını) savunanlar da vardır. Hititler bilinmeyen bir sebepten dolayı, Anadolu'ya göç etmiş bir kavimdi. Ya boğazlar üzerinden Avrupa'dan ya da Kafkasya'dan geldikleri tahmin edilmekte.

Kendilerine "Nesili" yani nesice konuşanlar adını veren bu kavim, Anadolu topraklarını "Hatti Ülkesi", oturanlarına ise "Hattili" diyorlardı. Yani aynı Bizans adı gibi Hitit (daha önce de Eti) adı da sonradan ortaya konmuş bir isim. 1453 yılında yaşayan tek bir Konstantinapolisli, Bizans diye bir ülke tanımadığı gibi, hiçbir Hattuşalı da, Hitit diye bir ülke tanımıyordu.

Ayrıca din ile ilgili tabletlerde rahibin Hatti dilinde konuştuğunu belirtmeleri, isimlerin bir çoğunun Hatti dilinden gelmesi, yeni yurtlarında, kendilerinden daha gelişmiş bir uygarlığa sahip, Hattilerle savaşarak değil de kaynaşarak bir ülke haline geldiklerinin belirtisi olarak kabul ediliyor. Hattuşa'yı başkent yapan ve adını da bu şehirden alan, Kral I. Hattuşili Anadolu'da ilk kez merkezi bir krallık kurarak geniş coğrafi bölgeleri politik ve kültürel açıdan etkisi altına alabilecek bir devlet oluşturmayı başarır. Yayılımcı politikaları her ne kadar onların savaşçı karakterlerini vurgular gibi görünse de Hititler, pek çok bölgeyi antlaşmalar yoluyla vergi vermeye yükümlü kılmış ve bu bağımlı krallıklar iç işlerinde belirli bir serbestlik içinde yaşayabilmişlerdir.

NEDEN ''UNESCO DÜNYA MİRAS LİSTESİ'' NE KABUL EDİLDİ?

Bir açık hava müzesi görüntüsünde olan Hitit başkenti, bu özellikleriyle 1986 yılında UNESCO tarafından Dünya Miras Listesi'ne kabul edildi. Dünya kültür mirasında önemli bir yere sahip olan Hattuşa'da bulunmuş olan Hitit çivi yazılı tabletleri, "Dünya Belleği" kaydına alındı. Bu güne kadar bulunmuş olan otuz bini aşkın çivi yazısı tablet, halen İstanbul Arkeoloji Müzesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Çorum Müzesi ve Boğazköy Müzesinde korunuyor. Akadca ve Hititçe olan Boğazköy tabletleri, bir devlet arşivi belgeleri olarak kanunlar, antlaşmalar ve yazışmaların yanı sıra dini ve edebi metinlerden oluşuyor.

HATTUŞA

Hattuşa… Nefesimi kesen, saatlerce beni deli divane eden antik kent… Yazımın başında moralinizi biraz bozacağım, bu nefis antik kenti gezmeniz için, daha doğrusu Çorum'da bir gezi yapacaksanız kesinlikle arabanız olması gerekiyor, ya da araç kiralamanız gerekiyor. Maalesef 2014 yılında bile birbirinden dağınık vaziyette bulunan bu antik yerleşimlere ulaşım için minibüs yok, yada 2 saatte bir minibüs var, zaten onlarda köy içine bırakmakta sizi. Ve antik yerleşimler gerçekten büyük, sadece Hattuşa'yı yürüyerek gezmeniz bile yarım gününüzü alır. Dik tırmanış olduğu için yaya olarak çıkmak gerçekten idmansız olanları zorlayacak kapasitede. Bende bu sefer ki ziyaretimde bu saçma sapan durumdan dolayı Hattuşa'yı otostop çekerek gezdim. Çorum otogarına indiğinizde Sungurlu minibüslerine binmelisiniz ilk önce ki o da minibüs gelirse yada geldiğinde dolarsa. Bu işlemden sonra Sungurlu'ya gideceksiniz. Sungurlu'da bu sefer Boğazkale minibüslerine binmeniz lazım ki varsa, bulsanız bile 2 saatte bir kalkıyor. Yani tam bir rezillik. Tüm bu badireleri atlattıktan sonra ise Boğazkale'ye ulaşıyorsunuz.



Boğazkale meydanda bulunan Hattuşa anıtı ile derin bir nefes alıp tarihe dalıyorsunuz. Bu anıtta yer alan her bir şekil özenle konulmuş ve hepsinin ayrı bir hikayesi var, yazının devamında tek tek okuyacaksınız zaten.





Yerleşim içinden tabelaları takip ettiğinizde yaklaşık 20 dk'lık bir yürüyüş sonrası muazzam Hitit İmparatorluğu'nun kale kapısı sizi karşılayacak, Hattuşa'ya hoş geldiniz…



Son 2 yıl içinde ülkemizde Likya Yolu'ndan sonra yine bir tarihi yürüyüş yolu olarak belirlenen ve turizme kazandırılan HİTİT YOLU yürüyüş rotasında bulunan Hattuşa'da yol tabelalarını göreceksiniz ilk önce. 64 günde yürüdüğüm LİKYA YOLU'ndan sonra bu yürüyüş rotası içinde hazırlıklar yapmaya başladım bu arada.

HİTİT YOLU

Hitit Yolu, Unesco Dünya Mirası Listesinde ve Dünya Belleği Listesinde yer alan Hattuşa Ören yerleri ile Hitit Medeniyetinin diğer iki önemli kenti olan Alacahöyük ve Şappinuva üçgeninde, eski göç yolları kullanılarak oluşturuldu. 236 km boyunca işaretlenen rotanın üzerindeki 17 parkur, alternatif güzergahlarla birlikte 385 km ye ulaşıyor. 6 dağ bisikleti parkurunun toplam uzunluğu ise 406 kilometre. 



Ülkemizdeki benzer trekking rotaları gibi kırmızı-beyaz çizgiler, sarı-yeşil tabelalar, ayrıntılı bir harita ve GPS koordinatlarıyla belirlenen Hitit Yolu parkurları, günübirlik kısa, kamplı uzun ve bisiklet rotaları olmak üzere 3 bölümden oluşmakta.



1988 yılında Milli Park ilan edilen Boğazkale İlçesindeki Hitit Kenti Hattuşa ve Alacahöyük kalıntılarını kapsayan 2634 hektarlık alan, Hitit Yolu'nun temel noktası. Hitit Yurdunun önemli kentleri Hattuşa, Alacahöyük ve Şapinuva üçgenindeki tarihi güzergâhlar kullanılarak oluşturulan Hitit Yolu Yürüyüş ve Bisiklet parkurları çalışması, Çorum Valiliği tarafından 2010 yılı Ekim ayında tamamlandı. 

Eski Kervan ve Göç Yollarından geçen 236 kilometre boyunca işaretlenen 17 yürüyüş parkuru, alternatif güzergâhlarla birlikte 385 kilometreyi ulaşıyor. Altı dağ bisiklet rotasının toplam uzunluğu ise 406 kilometre. 

Ve Hattuşa… Hitit İmparatorluğu'na M.Ö. 17. İle 13. Yüzyıllar arasında başkentlik yapan bu muhteşem kent 1986 yılında UNESCO DÜNYA MİRASI listesine dahil edildi. Hattuşa, başlangıçta bir kilometrekarelik bir alanı kapsıyordu. Hitit İmparatorluk döneminde, yani M. Ö 14. yüzyılda, şehir yaklaşık olarak altı kilometre uzunluğunda belirli aralıklarla yüksek kulelerle desteklenen taş temelli, üst yapısı kerpiç tuğlalarla örülü bir surla çevriliydi. Şehrin farklı semtlerine giriş, sura açılmış anıtsal kapılardan sağlanıyordu. Çoğu günümüze kadar oldukça sağlam durumda gelmiş olan dış yüzünde aslan yontuları bulunan Aslanlı Kapı'yla, iç yüzünde, silahlı tanrının bulunduğu Kral Kapı, bunların en önemlileri. Kentin güney ucundaki Yer Kapı, Hattuşa'nın en ilginç kalıntılarından. Kesik piramit biçimli bu oluşumun en üstünde ortada yer alan Sfenksli Kapı ve bunun hemen altında Hattuşa'nın bugün içinden geçilebilen tek poterni (tünel) var. 71 metre uzunluğunda ve 3 metre yüksekliğindeki poternden geçilerek sur dışına çıkılmakta.'' ''Hitit kralları, ülkeyi bugün Büyükkale olarak adlandırılan sarp bir kayalık üzerinde oturan saraydan yönetiyordu. Tek bir yapıdan ibaret olmayan sarayda direkli galerilerle çevrilmiş avlular etrafına dizilmiş büyüklü, küçüklü yapılardan oluşan kompleks, kral ve ailesinin yanı sıra saray memurları ve "altın mızraklılar" olarak adlandırılan nöbetçi askerleri de barındırıyordu.''



Hattuşa'ya girdikten sonra ilk karşınıza çıkan anıtsal yer BÜYÜK TAPINAK. Bu tapınakta bulunan bir taş ise çok ama çok ilginç, zümrüt yeşili bir taş bu. Bildiğiniz yeşil boya ile boyanmış sanki. Zümrüt yeşili ''dilek taşı'', Hattuşa'nın en popüler yeri. Yeşil Taş, Hattuşa çevresinde doğada var olan nefrit türü bir kayaçtan işlenmiş. Hitit yazılı kaynaklarında sık olarak kutsal taşlardan söz edilmekte ama hiçbirinin yeşil renkte olduğundan söz edilmemekte.







Büyük Tapınak 65x42 metre boyutları ile Hattuşa'nın en büyük yapı kompleksi. Tüm çevresini saran depo odaları ile birlikte 14.500 m2'lik bir alanı kapsıyor. İnşa yazıtı bulunmamasına rağmen, tapınağın M.Ö.13.yy. ortalarında hüküm süren Büyük Kral 3.Hattuşili tarafından yaptırıldığı düşünülüyor.

Büyük Tapınak'tan sonra dik bir tırmanış şeklinde yol aldıktan sonra karşınıza  ASLANLI KAPI çıkmakta. Şehrin farklı semtlerine girişler surlara açılmış bu anıtsal kapılardan olmaktaymış.



Aslanlı Kapı sonrası yine dik bir yürüyüş rampasını kat edeceksiniz ve karşınıza YERKAPI çıkacak. İşte burası gerçekten bu antik kentin en ilginç kalıntısı.



Sur, burada 20 metre yüksekliğinde yapay bir sırt üzerinden geçiyor. Yapay sırtın şehir dışına bakan eğimli yüzünün 250 metre uzunluğundaki kesimi kireçtaşı bloklar ile kaplı. Kesik piramit biçimli bu oluşumun en üstünde ortada yer alan SFENKSLİ KAPI ve bunun altında Hattuşa'nın bugün içinden geçilebilen tek poterni var. 71 metre uzunluğunda ve 3 metre yüksekliğinde olan bu poternden geçilerek sur dışına çıkılıyor. Tek kelime ile muazzam, nefes kesici bir tecrübe.











Bu noktadan sonra tekrar çıktığımız dik rampadan bu sefer inişe geçiyoruz, yaklaşık 20 dakikalık bir rahat iniş sonrası karşımıza HİYEROGLİFLİ ODA çıkacak.

HİYEROGLİFLİ ODA

Hitit Büyük Kralı 2.Şuppiluliuma'nın yaptırdığı işleri anlatan yazıt, türünün korunarak günümüze ulaşmış en iyi örneği.



Tabi haklı olarak bu kadar iyi korunmuş ve günümüze kadar sağlam bir şekilde gelebilmiş olan bu anıtsal oda, şimdi zarar görmesin diye bu şekilde korunmakta.



Odanın içinde arka duvarda yer alan uzun mantosu, ucu sivri ve yukarı kalkık ayakkabısı ve sol elindeki güç sembolü olan kıvrık değneği ve başı üzerindeki kanatlı güneş kuşu ile Güneş Tanrısı tasvir edilmiş. Sağ elinde Mısır hayat sembolü olan Ankh tutan tanrı hayat verici özellikte betimlenmiş.



Girişin solunda bulunan kabartma, Hattuşa'nın bilinen en son kralı ve odayı inşa ettiren 2.Şupiluliuma. Kral burada etekli, kemerinde kılıcı, sağ elinde mızrağı, sol omzu üzerinde yayıyla savaşçı olarak gösterilmiş.



Bu oda ilk bulunduğu zaman bir mezar olarak algılanmış, fakat daha sonraları buranın kült işlevli ve yer altı dünyasının sembolik bir girişi olduğu kabul edilmiş. Duvarlarda altı satırlık Luvi hiyeroglifi ile yazılmış yazıt bulunmakta. Yazıtta, Büyük Kral'ın çeşitli tanrıların desteği ile birçok ülkeyi ele geçirdiği anlatılmakta.

Yine buradan yola devam ettiğinizde ise karşınıza NİŞANTAŞI çıkacak. Adını düzleştirilmiş kaya üzerindeki 8.5 metre uzunluğunda ve 11 satırdan oluşan hiyeroglif yazıtından almakta. İleri derecede tahrip olmuş bu yazıt kısmen çözülebilmilş. Büyük olasılıkla burada Hattuşa'nın son kralı olan 2.Şupiluliuma'nın icrratından söz edilmekte.





Muhteşem Hattuşa geziniz bittikten sonra, yine muazzam bir Açıkhava tapınağına geçeceksiniz.

YAZILIKAYA AÇIK HAVA TAPINAĞI

Hattuşa şehirinden 5 dakika uzaklıkta bulunan Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı, dünyada benzeri az olan ve gerçekten de hiçbir tapınağa benzemeyen farklı ve büyüleyici bir mekan. Üstü açık, sarp kayalıklara oyulmuş, iki kült mekandan oluşan tapınak, ilkbahardaki yeni yıl kutlamaları için kullanılmış. Bu Açıkhava tapınağında, ülkenin önemli tanrı ve tanrıçaları sıra halinde kayaya kabartma olarak işlenmiş.





Yazılıkaya A odasında kayaya işlenmiş kabartma figürlerinin özel bir düzeni ve tertibi vardır. Burada sol kaya yüzeyinde ikisi dışında yalnız tanrılar, buna karşın sağ tarafta da yalnız tanrıçalar işlenmiştir. A odasında ana sahnede Fırtına Tanrısı ile Güneş Tanrıçası ve çocuklarının karşılaşması tasvir edilmiş. Ana sahnenin karşısındaki duvarda da büyük boyutlarda büyük kral 4.Tuthaliya işlenmiş.



B odasında ise bağımsız olarak kabartmalar işlenmiş. Ellerinde orak biçimli kılıç taşıyan 12 tanrı ve Kılıç Tanrısı Nergal, diğer dünya ile ilişki kuran yer altı tanrılarıdır.





Tanrı Şarruma'nın Kral 4.Tudhaliya'ya sarılışının işlendiği ilk kabartma duvara işlenmiş.





Yer altı Tanrısı NERGAL



BOĞAZKÖY MÜZESİ

Hattuşa ve Yazılıkaya Kaya Tapınağı gezisinden sonra tekrar Boğazkale ilçe merkezine döndüğünüzde ilçenin merkezinde yer alan Boğazköy Müzesi'ni görmeden buradan ayrılmayın. 1966 yılında açılan müze, 2011 yılında yeni yüzüyle hizmet vermeye başlamış. Burada Hattuşa'da çıkarılan eserler sergilenmekte.





Bu eserler arasında müzeye ilk girdiğiniz an hemen karşınızda sizi selamlayan muhteşem BOĞAZKÖY SFENKSLER'inden bahsetmeden olmaz,

Ünlü Ressam ve Müzeci Osman Hamdi Bey tarafından kurulan ve İmparatorluk müzesi olan "Müze-i Hümayun"un başkanlığında ve Alman heyet üyelerinin katılımıyla Çorum'un Boğazköy ilçesinde yapılan kazılarda 10.400 civarında tablet ile iki adet sfenks bulunmuş. Gün ışığına çıkartılan bu nadide bulgular, akabinde temizleme, onarım ve yayın çalışmaları için Alman kazı ekibi tarafından 1915 ve 1917 yıllarında Berlin'e götürülmüş. Berlinde bulunan sfenksin iadesi için 1938 yılına kadar görüşmelere devam edilmiş. Ancak 2.Dünya Savaşı'nın başlaması ve savaş sonrası Berlin Müzeleri'nin Doğu Almanya'da kalmasından dolayı görüşmeler kesilmiş. Ülkemiz Doğu Almanya'yı 1973 yılında resmi olarak tanımasıyla birlikte 1974 yılında sfenksin iadesi için görüşmelere yeniden başlanmış. O dönemlerde Almanya'ya ülkemize iade edilmesi koşuluyla gönderilen eserlerin sonuncusu olan Boğazköy Sfenksi Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yürüttüğü yoğun müzakerelerin neticesinde 94 yıllık ayrılığın ardından 27 Temmuz 2011 tarihinde eski ismi "Müze-i Hümayun" olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ne teslim edilmiş ve sonrasında Boğazkale Müzesi'ne getirilmiş.

Boğazköy Sfenksin Özellikleri

Boğazköy Sfenksi M.Ö. 1.300 yıllarına ait olup yaklaşık 3.300 yıllık bir kültürel mirastır. Hitit İmparatorluk dönemine tarihlendirilen Sfenks kireçtaşından yapılmıştır. 258 cm. boyunda, 175 cm. eninde ve 80 cm. derinliğinde olan eser yaklaşık olarak 1.700 kg. ağırlığındadır.





Yine müzede yer alan diğer eserlerde nefis bir tarih dokusunda yolculuk yaşatıyor ziyaretçilerine. Bu eserler arasında yer alan, müzenin salonunda tam ortada bulunan Boğa Başlı Testi ise geçmişten bugüne bir görsel şov sunuyor.

Üst düzey askeri bir komutanın evinde bulunan bu testide, Fırtına Tanrısı'nı sembolize eden boğa başı bulunmakta. Ağırlığı nedeniyle ahşaptan yapıldığı düşünülen taşıyıcı bir düzenek içinde hareket ettirilmiş olabilir.









Sindire sindire bir gezi yaparsanız bir tam gününüz Boğazköy Müzesi ziyaretiniz ile bitmiş olacaktır. Artık dinlenme vakti dersiniz, sabahın erken saatlerinde ise gezinize Çorum merkezden başlayabilirsiniz.

ÇORUM SAAT KULESİ

Osmanlı Padişahı 2.Abdulhamit'in tahta çıkışının 25.yıldönümünde gönderdiği ferman üzerine Beşiktaş Muhafızı Çorumlu Yedi Sekiz Hasan Paşa tarafından 1894 yılında yaptırılmış. Çorum'un idadi statüsünün kazadan sancağa yükseltilmesi de aynı yıl içinde olmuş. Yüksekliği 27,5 metre olan saat kulesi, minare tarzı olarak inşa edilmiş. Kulenin güneye açılan yuvarlak kemerli kapısı üzerinde mermer zemine Osmanlıca olarak yazılmış aynı tarihli kitabe bulunmakta.



Asıl kulenin gövdesi 24 köşeli, çapı ise 3,9 metre. Kuleye seksen bir basamaklı döner merdivenle çıkılmakta. Saatin rakamlarının bulunduğu dairenin çapı 1,5 metre, yelkovan uzunluğu 85 cm, akrep uzunluğu 70 cm.
Saat kulesinde şerefeye kadar olan bölümde minare çizgileri görülürken şerefeden sonra ana gövdeye göre daha dar bir dikdörtgen bir gövde saati ve çanı taşımakta. Bu bağlamda bir mimari sentez yapıldığını söyleyebiliriz. Uzmanlar Saat Kulesi'ndeki mimari yapının diğer kulelerden farklı olduğunu, kullanılan taşın dayanıklı olmamasına karşın kolay işlenen bir malzeme olduğunu belirtirler.
Saatin çanının sesi ilk yıllarda çok güçlü olup merkeze bağlı köylerden bile duyulduğu söylenmekteymiş. Ancak restorasyon için yapılan incelemede yıllardır tokmağının aynı noktaya vurması ile derince bir oyuk oluştuğu ve bu nedenle çanın sesinin bu azaldığı saptanmış. Ayrıca hızlı kentleşmenin getirdiği gürültü kirliliği de çanın sesinin uzaklardan duyulması önünde engelmiş.
Saat Kulesi'nin kapısı üzerinde eski yazı ile bir kitabe olduğunu yazmıştım. Bu kitabe Muhammet Nuri Bektaşi (Korman) tarafından yazılmış.

Kitabede yazılı metin:

Şehin şah-ı cihan Abdülhamit Han'ı kerem-karın
Ferikan-ı kiramından Hasan paşa hem-şanı
Bütün evkatını vakfeykedi ihyayı hayrata
Muvaffak eylesin her dem anı amaline Mevla
Saat Kulesi ez-cümle hayrat-ı güzininden
Yapıldı yümn ü evferle bu şehri eyledi ihya
Çıkıp vakt-i eşrefte yazıldı babına tarih
Bu mi'kat-ı celili yaptı bak lütf-u Hasan Paşa


1984 (H. 1312)

Kitabenin günümüz Türkçe'si ile söylenişi:

Zamanın ulu hakanı cömert Abdülhamit Han'ın
Yüce fermanıyla şanlı Hasan Paşa
Adadı bütün vaktini hayır işleri yapmaya
Başarılı kılsın her dileğini Mevla
Saat Kulesi kısaca seçkin hayratıdır onun
Bol bereketle yapıldı bu şehri etti ihya
Çıkıp kutlu bir zamanda yazıldı kapısına tarih
Bu büyük saati yaptı bak Hasan Paşa'nın lutfu

SUNGURLU SAAT KULESİ

1891 yılında yaptırılmış. Kare prizma gövdeli olan bu saat kulesi ikinci kat hariç her katta yuvarlak kemerli küçük pencerelerden oluşmakta. Kesme taştan yapılan kulenin en üst katında, dalgalı saçaklı ahşap bir köşk, onun altında dört yönde yuvarlak saat kadranı ve altta demir parmaklıklı bir balkonu bulunmakta. Günün her saati etrafı çok kalabalık olan bu saat kulesi Çorum gençlerinin buluşma noktasından biri.



ÇORUM MÜZESİ

Şehrin merkezinde yer alan Çorum Müzesi kesinlikle görmeniz gereken noktalardan biri. Modern yüzü ve sergilenen eserler açısından Anadolu'nun istisna arkeoloji müzelerinden bir tanesi.





Müze'ye ilerlerken bahçesinde sergilenen mezar stelleri, Hititler'e ait çanak ve çömlekler, eski Osmanlı eserleri görülmeye değer, 1968 yılında açılan müze yeni binasına 2003 yılında taşınmış. Müze binası oldukça ihtişamlı gözükmekte gelen misafirlere.





Müze içine ilk girdiğinizde karşınıza Eski Tunç Çağı Resuloğlu Mezarlık kazısı buluntuları çıkmakta. Genişçe bir vitrinde sergilenen bu buluntular aslına uygun olarak sergileniyor. Ölü gömme töreni sanal olarak canlandırılmış. Ziyaretçiler ekran üzerine dokunarak mezar hakkında interaktif olarak bilgi alıyor. Son yıllarda bir çok seyahatlerimde rastladığım nefis bir olay bu. İnteraktif sanal gezinti ve bilgi akışı gerçekten tarihe duyulan saygı açısından çok önem arz etmekte bana göre.



Müze pırıl pırıl, görevliler çok ilgili ve güleryüzlü. Müze girişinde eşyalarınızı saklamanız ve müzeyi daha rahat dolaşabilmeniz amacıyla size kilitli dolap veriyorlar. Bu dolaplara eşyanızı koyup anahtarını yanınıza alıp rahatlıkla eşyasız müzede gezebilirsiniz.





Müzenin en ilgi çekici bölümlerinden biri ise Hitit Mimarisi sergi alanında bulunmakta. Burada Hitit arabası ile başkent Hattuşa örenyeri sanal olarak gezilebilmekte. At arabası bildiğimiz tahtadan yapılmış bir araba,tekerleklerine kadar canlı, ama işin nefis tarafı şu; arabaya binip ipleri tuttuğunuzda ekranda sanal olarak arabayı sürmeye başlıyorsunuz, yollarda bulunan taşlar dahi arabanın hareketlerini etkiliyor, sanki gerçekten 3000 yıl öncesinin Hattuşa sokaklarında bir at arabası kullanıyormuşsunuz gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Nefis bir deneyim yaşayabilirsiniz burada.





Ve FİBULA'ların sergilendiği bölüme geldiğinizde eminim çok şaşıracaksınız; Fibula, iki parça kumaşı birbirine tutturmaya yarayan bir araç. Bunlar modern çengelli iğnelerin atası oluyor. Geç Tunç Çağı'nda M.Ö.13. yy civarında Avrupa'da ortaya çıkmış, hemen ardından Batı Ege ve Akdenizde'ki yerleşimlere dağılmış. Bundan sonra her kültür kendine özgü fibulaları yaratmış.



Müze 3 kattan oluşmakta, 2.katta çok geniş bir sikke koleksiyonu bulunuyor. Bu zengin koleksiyonda Helenistik, Roma eyalet ve resmi sikkeler ile Bizans ve İslami dönem sikkeleri var. Kesinlikle görmelisiniz.



Ben bu sikkeler içinde tarih darağacım içinde savaş, siyaset ve yönetimsel yeteneklerine hayran kaldığım 2 isime yöneldim hemen;



SEPTIMIUS SEVERUS



HADRIANUS

Yine sergilenen eserler arasında Roma Dönemi Güneş Saati en çok rağbet gören eserler arasında bulunmakta.







Müzenin hemen yanında ise müzeye bağlı olarak Etnografya salonu var, bu salonda Selçuklu ve Osmanlı dönemi eserlerinin sergilenmesinin yanı sıra Çorum'a özgü bakırcılık, leblebicilik ve kahvehane kültürünü yansıtan çağdaş müzecilik anlayışına uygun maketler var. İçerde dinletilen sesler ile tıpkı tarihi bir çarşı içinde dolaşıyormuş hissine kapılıyorsunuz.









Yine bu salonda sergilenen 2 eser özellikle bugüne kadar gördüklerim arasında en ilgi çekici olanlarıydı;





KİLİSE TAVAN FRİZLERİ; M.S. 18.YY Geç Osmanlı Döneminde yapılmış, tamamen tahtaya oyulmuş bu nefis işçilikte şunlar yazıyor; Ben gerçek bir asmayım, sizler benden hayat alıyorsunuz. Babam Georges bir köylüdür. Eğer bir asmadan iyi üzüm alınmazsa, daha iyi ürün vermesi için köylü gelip onu budamaz mı? Sizler benim sözlerimden dolayı safsınız, kutsalsınız… Amin…



ZIRH; Osmanlı Dönemi, Demir halkaların birbirine geçirilmesiyle yapılmış. Her bir halka üzerinde dua mahiyetinde eski yazılar bulunmakta. Tekrar yazayım; her bir halka üzerinde!





Burada sergilenen iki tahta kapı ise işçilikleri ile nefes kesmekte, bunlar ELVANÇELEBİ TÜRBE KAPISI-M.S.14. yy'da taklit kündekari tekniğiyle yapılmış. Kapının üst kısmında diktörtgen panolar içinde oyma tekniğiyle yazılmış hadisler bulunmakta. Ve diğeri KOYUNBABA TÜRBE KAPISI-M.S.15. yy'da oyma tekniğiyle yapılmış. 2.Beyazıd dönemine tarihlenen bu kapının diktörtgen panosu içinde kitabe bulunmakta.

HÜSEYİNDEDE VAZOSU

Çorum Müzesi içinde yer alan ve nefesinizi kesecek olan bu vazo'ya dakikalarca bakabilir ve olduğunuz yerde mıhlanıp kalabilirsiniz. Gözlerimi ayıramadım bu vazodan, uzunca bir süre sadece baktım, baktım.



Eski Hitit Dönemi tasvirli sanat eserlerinin en önemli örneklerinden biri olan bu vazo, Çorum ili, Sungurlu İlçesi'ne 30 km uzaklıkta bulunan Yörüklü'nün Hüseyindede Tepesi adı verilen yerleşime ait dini bina'nın depo odasında 1998 yılında yapılan kazı çalışmasında ele geçmiş. Yaklaşık 86 cm. yüksekliğindeki bu nadide vazonun gövdesi çeşitli kült sahnelerinin tasviri için en uygun formda şekillendirilmiş. Kabartma figürler, kırmızı, krem ve siyah renkte verilmiş. Vazonun ağız kenarı üzerindeki kanallara bağlanmış boğa başları ve bir tekne yer almış. Böylelikle vazonun aynı zamanda libasyon kabı olma özelliği vurgulanmış. Çeşitli Hitit bayram törenlerinde, tekneye boşaltılan sıvı, kanallardan geçerek boğa başlarından kabın içine akmaktaymış. Kabın ağzına heykel tarzında yerleştirilen boğa başları, vazonun Fırtına tanrınsın kutsal hayvanı olan boğa kültüyle olan ilişkisini ortaya koymakta. Vazo gövdesinde yer alan sahnelerdeki konular, aşağıdan yukarıya doğru dört ayrı bantta tasvir edilmiş. En alttaki bantta, Fırtına tanrısının kutsal boğaları son derece enerjik ve canlı olarak gösterilmiş. Karşılıklı olarak yerleştirilmiş hörgüçlü boğalar nefis betimlenmiş. Vazo'nun dikey kulpları arasında betimlenen 2.frizdeki alayda, sunu ve ibadet konusu işlenmiş. İlk sahnede, tanrılara sunu amacıyla bir hayvan götüren ve elinde şişe biçimli bir kap taşıyan erkek figürü bulunmakta. 2.sahnede bir ipe bağlı geyiği götüren kült görevli yer almakta. 3.sahnede kurbanlık koç götüren bir erkek figürü bulunmakta. Hüseyindede Vazosu'nda, Fırtına Tanrısı tapımına bağlı olarak, tarım yılının başlangıcında kutlanan çeşitli yerel bayramlardan biri gösterilmiş. Eski Hitit döneminin son derece ender eserlerinden biri olan bu vazo tek kelime ile görsel bir şölen sunmakta.



ÇORUM KALESİ

Şehrin güneyinde, alçak bir tepe üzerinde, ovaya hakim bir konumda kurulmuş olan kalenin kesin yapım tarihi bilinmemekte. 17. Yy'da Çorum'a gelen Evliya Çelebi kalenin Sultan Kılıçarslan tarafından inşa edildiğini yazar. Kale planlı bir yapısı var. Kalenin içinde küçük bir cami ve konutlar bulunmakta. Aslında illa görmeliyim dedirten bir tarihi eser konumunda değil kale, çok yıpranmış, harap olmuş.





ALACAHÖYÜK

1835 yılında W.G.HAMILTON tarafından keşfedilen Alacahöyük, farklı dönemlerde yapılan ve hala devam eden kazı çalışmaları ile gün ışığına çıkarılan bir tarih zenginliği. Döneminin önemli bir kült ve sanat merkezi olan Alacahöyük'te 4 uygarlık çağı açığa çıkmış. Şehre giriş kapılarından olan SFENKSLİ KAPI ve her iki tarafındaki duvarlara işlenmiş olan rölyefler Hitit dönemi eserleri. Sağ tarafta ise sfenksin iç yüzünde ayaklarında tavşan bulunan çift başlı kartal rölyefi bulunmakta.







Kaide üzerinde ayakta duran boğa Göklerin Fırtına Tanrısını temsil etmekte. İzleyen blokta ise, sunak önünde dua jestinde ilerleyen kral ve kraliçe, arkadaki bloklarda kült objeleri taşıyıcılarının önünde, kurban hayvanları figürleri bulunmakta.



Hatti Uygarlığı'nın aydınlatılmasında büyük katkıları olan Alacahöyük Eski Tunç Çağı hanedan mezarları ise bu çağın en önemli buluntuları.

HATTİ DÖNEMİ-ESKİ TUNÇ ÇAĞI-KRAL VE KRALİÇE MEZARLARI-ALACAHÖYÜK

Alacahöyük'ün Eski Tunç Çağı'na M.Ö.2100-2300 tarihlenen prens ve prenseslere ait mezarlar tek bir kişiye ait oda mezar şeklinde. Şehir içi gömme mezarlar özel olarak ayrılmış bir alanda toplanmış. Dört yanı taşla örülmüş bu mezarlarda hanedan üyelerinin yattığı tahmin edilmekte. Çevresi taş örgü ile çevrilerek içerisine ölü, hoker (dizler karına çekik) biçimde yatırılmakta. Mezar içerisine bırakılan ölü hediyelerinin çoğunu altın, gümüş, bakır ve tunçtan yapılanlar oluşturmakta. Mezarlara bırakılmış eserler sadece ölünün yaşamındaki zenginliği değil, aynı zamanda dinsel bir ritüeli belgelemekte. Kutsal hayvan olan boğa başları baş kısmına konulmakta, kesilen boğanın eti ile defin için gelenlere mezar başında ölü yemeği verilmekteydi.







Alacahöyük antik kentinin üst tarafına çıktığınızda ise tıpkı Hattuşa'da gördüğünüz tünellerden bulunmakta, yine yolun altından geçen yaklaşık 50 metre uzunluğunda dökme taşlardan yapılmış bu tünel ile yerin altından ufak bir gezi yapabiliyorsunuz.





Ve Alacahöyük geziniz bittiğinde hemen yerleşimin yanında bulunan modern binası ve sergiledikleri eserleri ile görülmeden gidilmeyecek maddesinde olan Alacahöyük Müzesi'ne adımlıyorsunuz.

ALACAHÖYÜK MÜZESİ

İlk defa 1940 yılında açılan müze, 2011 yılında yeniden düzenlenerek hizmete açılmış. 1935 yılında başlayan Alacahöyük kazılarında açığa çıkartılan eserler, kazı başkanlarının adlarının verildiği salonlarda sergilenmekte. Hamit Zübeyr Koşay salonunda duvar panolarında Alacahöyük kazılarının Türk Arkeolojisindeki yeri ve önemi anlatılmakta.



Kazı tarihçesinin anlatıldığı vitrinde ise kazı malzemeleri ve bilimsel yayınlar sergilenmekte.





Örenyeri çıkışında ise otoparkın bulunduğu yerde çok hoş bir çeşme var; suyunu içmelisiniz, çok yumuşak bir içimi ve tadı var, hem streste yapmıyor.



Alacahöyük'e gelmeniz için yazımın başında da belirtmiştim, özel aracınız olmalı yada araç kiralamalısınız, minibüs falan 2 saatte bir geliyor, geçiyor. Çok rahat adamlar bunlar, rahat rahat gezmek için özel araba şart. Ama tüm bu bekleme yada koşturmaya değer mi derseniz cevabım koca bir EVET olacak. Sizde kendinize bir haftasonu ayırın ve tarihin en büyük imparatorluklarından birine; HİTİTLER'e başkentlik yapmış bu şirin ilimize gelin, yorulduğunuzda enerji toplamak için meşhur Çorum Leblebisinden atıştırırsınız. Ve burada karşılaştığım çok sevdiğim bir söz var; Otogarda minibüs beklerken çay içtiğim kahvehanenin sahibi bana nerelisin diye sordu; İstanbul dedim. Sen nerelisin diye sordum, Çorumluyum, mutluyum, yarınımdan umutluyum! Dedi. Bir bardak daha çay söyledim kendime…