Sırt Çantalı Gezgin Ne Yapar, Nasıl Hareket Eder, Kimdir?

Bugüne kadar yapmış olduğum sırtçantalı seyahatlerde sırtçantalı gezgin ne demektir bana göre diye notlarımı almıştım. Aslında bir çok maddesi genel olarak konuşulan maddeler ama yollarda deneyimlediklerim ve yaşadıklarım açısından bir çok madde notlarıma düşmüş.

Devamı

EDİRNE GEZİ NOTLARI

Edirne'ye sayısız defa gittim ve her defasında farklı tatlar aldım bu nefis tarih kokan şehirden. Ama nedense bir türlü yazıya dökme imkanım olmamıştı. Geçen hafta Edirne'de yaşayan ve çok sevdiğim arkadaşım Ufuk beni Edirne'ye davet etti. Edirne'de aylık olarak yayınlanan ve bu şehrin tek kültür dergisi olma özelliği taşıyan KENT EDİRNE dergisinin genel yayın yönetmeni olan Ufuk ile arkadaşlığımız eskilere dayanmakta. Kent Edirne dergisinde konuk yazar olarak Gezgin Köşesinde bende bu şehrin bana kattığı tarihi doku hakkında farklı sayılarında yazılar yazmıştım. Bu sefer hem kapsamlı bir Edirne turu yapmak için hem de değişen Edirne'yi kaleme almak için yollara düştüm. Tabi bu seferki gezim farklı olacaktı, çünkü rehberim bir Edirne insanı olan Ufuk olacaktı. İşte bundan dolayıdır ki çok kapsamlı bir Edirne Gezi Rehberi yazısı yazmak istedim, tabi ki bol fotoğraflı…

Kent Edirne dergisi için bu linke tıklayabilirsiniz http://kentedirne.com/index.html



Ufuk ile buluştuktuk, görüşemediğimiz zamanların acısına inat kahkaha dolu sohbetten sonra sabahın erken saatlerinde gönüllerin şehri Edirne turumuz başladı. Edirne'yi 2 farklı şekilde gezme imkanınız var;
-Aracınızı Selimiye Cami otoparkına bırakın ve ilk önce şehir turu yapın. Sonrasında Karaağaç bölgesine geçin.
-İlk önce Karaağaç bölgesinden başlayın, sonra Selimiye Cami bölgesine geçin. Tüm gezilecek ana noktalar bir hat üzerinde olduğu için 2 günlük bir gezi çok tatmin edici olacaktır. Bu yüzden yapacağınız Edirne turunu ikiye bölmek en mantıklısı olacaktır.
Bizde sabahın erken saatlerinde yola çıktık ve şehir içinde bulunan tarihi Kaleiçi bölgesi ile adımlamaya başladık.

KENTİN EN ESKİ SEMTİ: KALEİÇİ

Bu alan eski surların kuşattığı dörtgen bir alan. Yaklaşık 360 dönümlük bir alana yayılmakta. Birbirini kesen sokakları ve kentin en eski yerleşimi olduğundan dolayı attığınız her adımda farklı bir tarihi tat alabileceğiniz bir bölge. Edirne'nin fethi sırasında Kaleiçi tek yerleşim yeri olduğu için burada Bizans halkı, Cenevizliler ve Yahudiler oturmaktaydı.



Kaleiçi'nde Bizans döneminde 10 mahallede yaklaşık 15 bin nüfus vardı. Bizans Kiliseleri ve Tekfur Sarayı da yine buradaydı. Kenti 1653 yılında ziyaret eden Evliya Çelebi, Kale İçi'nde ikisi müslüman, dördü yahudi, onu rum olmak üzere 16 mahalle ve 360 sokak bulunduğunu yazar. Ermenilerin Kaleiçine gelmesi 16. yüzyılın sonlarına rastlar. Horozlu Bayırı ve Kaleiçi'ne yerleşen Ermenilerin taş işçiliği ve yapı ustalığı konusundaki yetenekleri buralardaki yapılaşmaya büyük ölçüde yansımıştır. Ermenilerin Kaleiçi'ndeki evleri, onların örf ve adetlerini yansıtan şekilde olup "Cihannümalı"'dır.





Kale İçi, Edirne'nin geleneksel Türk evini yaşatan kesimi. Edirne Evleri, yazlık, kışlık, açık ve kapalı bölümleriyle, bahçeli ev konak, türünde olduğundan bu semtte adım başı eski zamanlardan kalma işçiliği ve zarafeti ile sizi büyüleyecek evler ve hikayeleri ile karşılaşırsınız. Bunlar; 16. ve 17. yüzyıllarda ünlü sarayların çevresine serpiştirilmiş, birbirinden ayrı ağaçlıklı, çiçekli, büyüklü küçüklü yapılardır. Sokaktan duvarlarla ayrılmış olan bu yapılar, çoğunlukla bir veya iki katlıdır; harem, selamlık ve avlulardan oluşmakta. Çeşmeleri, değişik süslemeli havuzları, yazlık bölümlerdeki selsebilleriyle, Edirne evlerinin Türk Mimarisinde ayrı bir yerleri vardır.

Bu evler arasında adımlarken eski dönemlerin o ince ev işçiliklerini görmek, her evin sahibinin o zamanlarda farklı dinlere mensup olmasına rağmen nasıl bir kardeşlik içinde yaşadığını Ufuk bana anlatırken yüreğim hayranlık ile doluyor. Kaleiçi'nde adımlarken birbirini dikine kesen bu sokaklarda o kadar güzel fotoğraf kareleri yakalıyorsunuz ki… Kaleiçi semtinde yer alan İtalyan Katolik Kilisesi ise Kaleiçi'nin azınlıklarını günümüze taşıyan bir başka yapısı. Gazi Paşa Caddesinde bulunan kilise halk arasında daha çok İtalyan Kilisesi olarak anılmakta.

Bu arada çok kısa yaşadığım bir anı yazayım hemen; Kilise önünde fotoğraf çekilirken sokaktan geçen arabalar tek tek durdu, benim poz vermemi bekledi. Ne bir korna, ne bir küfür… Edirne insanının hoşgörüsü, iyi niyeti ve fotoğraf çekildikten sonra yanımdan geçerken selam vermeleri 2014 Türkiye'sinde inanılmayacak bir olay gibi geliyor insana. İstanbul'da bunu mümkün değil göremezsiniz, adamı döverler hatta.



Kaleiçi semtinde dolaşırken hiç hoşuma gitmeyen bir olay ile de karşılaştım, aslında bunu tek taraflı düşünmemek lazım, hak veriyorum ama Osmanlı'nın tarihe bir medeniyet göstergesi olarak not düştüğü, İstanbul'a gelen pek çok yabancı seyyahın notlarında belirttiği, meşhur kuş evleri, sarayları ile Kuşlara olan düşkünlüğü ve canlıya olan saygısı ile ters orantılı görüntülerdi.



Semtte yer alan eski tarihi evler restore edildikten sonra otel, pansiyon gibi amaçlarla kullanılmaya başlanmış ve pencerelerinde kuşlar konmasın diye böyle dikenler konulmuş. Pek çok otelde bunu gördüm, belki kuş pisliğinden dolayı bunu yapıyor olabilirler ama benim kaldığım otelde sabah penceremde öten kuş sesleri ile uyanmak beni çok mutlu eder, Kişisel sebepler farklı olabilir ama ben şahsım adına bunları hiç beğenmedim.

Kaleiçi semtinin sonuna doğru adımladığınızda ise karşınıza Merkez ya da Büyük Sinagog çıkacak

BÜYÜK SİNAGOG

Edirne'ye 1492'de sürüldükleri İspanya'dan ve sonraki dönemlerde Portekiz'den gelen Yahudiler, burada kendi cemaatleri için sinagoglar kurarlar ve zamanla bunların sayısı 13 olur. 1903 yılında yaşanan Büyük Yangınla tüm sinagoglar tahrip olur. Bunun üzerine Yahudiler dönemin Padişahı Sultan II.Abdülhamid Han'a başvururlar. Sultan Abdülhamid Han'da tüm küçük sinagogların yerini alacak tek bir büyük Havra yapımı için 1906 yılında ferman verir. Bu ferman üzerine 1906 yılında başlayan inşaat 1907 yılında sona erer ve adı da Büyük Sinagog olur. Bu sinagog Avrupa'nın en büyük sinagog'u olma özelliğini taşıyor. Fransız Mimar Depre tarafından altı yüz erkek ve üç yüz kadını barındırabilecek büyüklükte inşa edilen Sinagog'un yanında bir Haham Lojmanı ve Yahudi Cemaati için bir de Okul inşa edilmiş ilk yapıldığı yıllarda. Yahudi Cemaatinin Edirne'den ayrılışları hız kazanınca ilgisizlik ve bakımsızlık sürecine giren bu dini yapı 1995 yılında Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün mülkiyetine geçmiş. Sonraki yıllarda ise çökerek ön cephe dışında tamamen yıkılmış. Şimdilerde ise tekrar dini kimliğini kazanması ve Yahudi cemaatinin dini ayinlerini yapmaları için Edirne Belediyesi tarafından tadilatı yapılmakta.



Dedim ya, Edirne insanı farklıdır, hoşgörülüdür, kendine ait nefis bir espri anlayışı vardır diye. İşte yolda adımlarken bunun en güzel örneğini gördüm. Buyrun size bir apartman



Yavaş yavaş ana yola çıkarken karşınıza çıkacak yapı ise Darülhadis Cami olacak.

DARÜLHADİS CAMİ

Darülhadis Camiinin ilk başta sadece Medrese mi, yoksa camili bir medrese mi olarak yaptırıldığı tartışma konusu olmuş. 2.Muratın Tunca Nehri kıyısında, Germe Kapı Caddesinde 1435 tarihinde yaptırdığı Darülhadis Cami'nin adından da anlaşılacağı üzere, yapılış amaçlarından biri de, bir Hadis Okulu kurmakmış. Rivayet edildiğine göre, Edirne Kalesinin Kerme Kapı Caddesi denilen tenha ve terkedilmiş bir bölgesine, bir kış sabahı daha gün doğmadan önce inşaat ustaları toplanmaya başlamış. Bu durumu gören halk da merakla olacakları seyretmeye koyulmuş. Az sonra Sultan 2.Murat'ta buraya teşrif etmesin mi ? Kurbanlar kesilmiş, dualar okunmuş, çevredeki herkese ihsanlar dağıtılmış ve bizzat padişah tarafından bu ücra mekana bir temel taşı konulmuş.



Sonrasında büyük bir hızla inşaat başlamış. Merakla oraya toplanan Edirneliler olayın detaylarını sonradan öğrenmişler. Meğer gece Sultan Murad rüyasında Peygamber Efendimizi (SAV) görmüş. Hz.Peygamber kendisinden, bu mekanda bir Darülhadis inşa etmesini istemiş. Hz. Muhammed (SAV) ve ona ait her şeye düşkün her Osmanlı gibi Sultan Murad'ta bu emri hiç geciktirmeden ye¬rine getirmek için hemen rüyayı gördüğü uykudan uyanır uyanmaz inşaat hazırlıklarına başlanmasını emretmiş ve buraya ilk temel taşını da kendi elleri ile koymuş. 



Bu rivayetten yola çıkan halk, dünya üzerinde, yapılan duanın kabul derecesi bakımından en önemli yerlerden birinin de Darülhadis Camii olduğunu söylerler. Hatta Edirne'ye ikinci Kabe diyenler de vardır ki bu söylem, hem Darülhadis Caminin, hem de Selimiye Caminin Peygamber Efendimiz (SAV) 'in işareti ile yapılmış olmasındandır. 



Camiyi detaylıca bana anlatan Ufuk ile tekrar yollara düştük. Hemen karşımızda yolun üstünden geçen Edirne tren yolu var.



Ve tren yolunu geçtikten sonra ana düzlüğe geçiyoruz, işte hemen karşımızda Tunca Nehri ve Tunca Köprüsü var.

TUNCA KÖPRÜSÜ

Tunca nehri üzerinde bulunan köprü 1608-1613 yılları arasında inşa edilmiş. Mimarı, Sultan Ahmet Camisi'ni de inşa eden Mehmet Ağa'dır ve o yıllarda Edirne'de yaşayan Mimar Hacı Şaban'ın da yapımına önemli katkılarda bulunduğu söylenir. Edirne'nin güzel köprülerindendir. Köprünün asıl adı Defterdar Ekmekçizade Ahmet Paşa köprüsüdür. Halk arasında Tunca Köprüsü olarak anılmakta. Yapımında "Nehri altın ve gümüşle doldurmacasına para harcandığı" söylenir. Mimari yorumcular on gözü olan köprü için "Eşi Bulunmaz" nitelemesini yaparlar. Üzerindeki parke granit taşlar Sultan Reşat'ın Edirne'yi ziyareti sırasında konulmuş orijinal taşlardır.





Köprü üzerinde benim gibi şehri adımlayan onlarca kişi var, ama bir farkla; Yunanistan gelmişler. Yunanlılar hafta sonları hemen yanıbaşlarında bulunan Edirne'ye akın ediyorlar, geziyorlar. İstanbul'un hemen yanıbaşında bulunan bu güzelim şehrimize kaç kişi gezmeye geliyor acaba? Hadi size 10 puanlık bir uzmanlık sorusu…

Tunca Köprüsü'nden geçip yolumuza devam ediyoruz, sağımda ve solumda onlarca kahvaltı evi bulunmakta. Ve yolun sonunda ise yine Edirne'nin güzelim köprülerinden Meriç Köprüsü bulunmakta.

MERİÇ KÖPRÜSÜ

Bu köprünün yapımı 1832 yılında Edirne'yi ziyaret eden Sultan II.Mahmut'un emriyle gündeme gelmiş. O yıllarda burada ahşap bir köprü bulunmaktaymış. Köprünün yapımı bütçe sıkıntıları nedeniyle ancak 1842 yılında Sultan Abdülmecit döneminde başlatılabilmiş ve beş yılda bitirilmiş. Bitiminde köprüye konulan kitabe, Yunan İşgali döneminde işgalciler tarafından sökülmüş. Edirne'nin en yeni Osmanlı yapısı köprüsü olan bu köprü 12 kemerli olup, günbatımının dünyada en güzel izlenebildiği noktalardan biri olduğu söylenir.





Meriç Nehri ise Bulgaristan'ın güneybatısında; Rila Dağlarının kuzey yamaçlarından doğar. Sivilingrat ve Kapıkule arasında Bulgaristan Yunanistan sınırını; Karaağaç dışında da Kapıkule ile Enez arasında Türk- Yunan sınırını oluşturmakta. 490 km. uzunluğunda olan nehir Enez'de Ege Denizine dökülür. Türkiye -Yunanistan sınırının başlangıç noktalarında Arda'yı; Türkiye sınırları içinde ise Tunca ile Ergene Nehirlerini içine almakta.

Artık tam bu noktadan sonra tarih kokan Karaağaç Bölgesine adım atıyorsunuz.

KARAAĞAÇ

Tarih, doğa ve kuş sesleri arasında uzanan emsalsiz bir yol düşünün. Bu yol parke taşlarından yapılmış ve sağınızda, solunuzda attığınız her adımda yeşillik, tarih ve sımsıcak kalpleriyle Edirne insanları var. Karaağaç Yolu (son dönemde bilinen adıyla Lozan Caddesi) Edirne'nin en güzel mesire yerlerinden olan Söğütlük Ormanı'ndaki yeşillik ve bülbül sesleriyle sarmaş dolaş oluyor ve hafta sonları neredeyse tüm Edirne halkı burada spor yapıyor, geziyor, bir çok mesire yerinde açıkhavada mis gibi şehrin havasını içine çekiyor. Edirne'nin batısından Tunca'yı sonra da Meriç'i aşan köprülerden ve güzel bir koru içinden geçen 5 km.'lik yol sonunda ise kentin Karaağaç Semtine varıyorsunuz. Karaağaç, yakın geçmişin siyasal olaylarından Edirne'nin, en fazla zarar gören semtidir.

Karaağaç yoluna sapıp neşe içinde sohbet ediyoruz Ufuk ile. Ufuk bu arada profesyonel bir fotoğraf sanatçısı. En güzel kareleri nerede ve nasıl yakalayacağımızı çok iyi biliyor. Bende elimde fotoğraf makinası bu eşsiz güzelliğin ve yolun fotoğraflarını çekmekle meşgulken önüme Jandarma Şehitliği çıkıyor.

JANDARMA ŞEHİTLİĞİ-BALKAN SAVAŞI ŞEHİTLERİ ANISI

Bu anıt mezar 1912-1913 Balkan Savaşı esnasında düşmanın Karaağaç bölgesinden yaptığı ilerlemeyi durdurmak için şehit olan 9 Türk askeri ve tüm Balkan Şehitleri için yapılmış. Burada abideleşmiş 9 şehidimiz, son eri şehit olana kadar savaşmış ve bir düşman alayını 3 saatten fazla durdurmuş. 9 Türk askeri ve bir düşman alayı… Benim gözlerim nemlenmiş vaziyette şehitlerimize saygı ziyaretinde bulunduk.





Bu şehitlikte bulunan bir mezar ise çok önemli ve tarihte çok farklı bir yeri var. Ressam Hasan Bey'in Mezarı.



Hani çok ama çok meşhur İstanbul'un Fethi resimleri vardır. Bir çok tarih kitabında bulunan bu resimlerin ünlü İtalyan Ressam Zonaro tarafından yapıldığı sanılmaktaydı uzun yıllar boyunca. Ama son yıllarda yapılan araştırmalar ve bulunan hatıratlardan sonra bu eserlerin Ressam Hasan Rıza'ya ait olduğu belirlenmiş. Buyrun size bir tarih şoku daha…

Bakın 06 Temmuz 2011 tarihli Hürriyet Gazetesinin haberinde şunlar yazıyor;

Ünlü ressam Zonaro'nun fetih resimlerinin orijinalinin şehit ressam Hasan Rıza'ya ait olduğu, Hüsnü Tengüz'ün hatıratının ortaya çıkmasıyla kesinleşti.

ZONARO KAYNAK GÖSTERDİ BİZ İNANMADIK

Sanat eleştirmeni Ömer Faruk Şerifoğlu, geçtiğimiz aylarda uzun tartışmalara yol açan Zonaro ve Hasan Rıza'nın Fetih konulu tabloları hakkındaki gerçekleri 1453İstanbul Kültür ve Sanata Dergisi'nde kaleme aldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. yayınları arasında üç aylık periyotta 12. sayısı çıkan dergi, konu ile ilgili netlik kazanamayan bilgilere, Hüsnü Tengüz'ün hatıratıyla ışık tutuyor.

HEM TABLOLARIN HEM DE HATIRATIN ORJİNALİ BİZDE

Saray ressamı Zonaro'ya ait olduğu düşünülen, Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'a girişini ve gemilerin karadan yürütülmesini tasvir eden resimlerin Balkan Savaşları'nda şehit olan ressam Hasan Rıza'ya ait olduğu iddiası, ressam Hüsnü Tengüz'ün Sanat Hayatım adlı hatıratının ortaya çıkması ile kesinleşti. Sanat eleştirmeni Ömer Faruk Şerifoğlu, 1453 Kültür ve Sanat Dergisi için hazırladığı makalede, Esliha-i Atika (Eski Silahlar) Müzesi Komisyonu'nda Zonaro ile birlikte görev yapan ressam Hüsnü Tengüz'ün, orijinali Deniz Müzesi koleksiyonunda bulunan hatıratında yazılanların bu iddiayı kesinleştirdiğini söylüyor. Tengüz hatıratında "Bir gün Hoca Ali Rıza ve Ahmet Ziya ile Zonaro'nun Beşiktaş'ta, Akaretler'de oturduğu daireye gittik. Biz içeriye girdiğimiz zaman Fatih'in Dolmabahçe'den gemileri karaya çekişinin tablosunu yapıyordu. Bu tablonun orijinali rahmetli Hasan Rıza Bey'indir. Zonaro yağlıboya ile yapmakta olduğu tabloda Fatih'in bindiği atın resmiyle meşguldü. Bu tablo gibi aslı Askeri Müze'de bulunan Fatih'in Büyük Topları Edirne'den İstanbul'a Nakli adlı tablosu da Hasan Rıza'nındır ve Zonaro tarafından kopya edilmiştir" yazıyor. Şerifoğlu, Zonaro'nun da hatıratında bu tabloları yaparken Bahriye (Deniz) Müzesi'nden aldığı tablolardan yararlandığı söylediğini belirterek "90'lardan beri bu tabloların aslında Hasan Rıza'ya ait olduğu, Zonaro'nun onun eserlerini kopya ettiği iddası vardı. Ama elde bunu ispatlayacak belge yoktu. Tengüz'ün hatıratında yazılanlar Zonaro'nun Hasan Rıza'dan tabloları kopya ettiğini doğruluyor. Artık olayın bir şahiti var" diyor. Şerifoğlu hazırladığı makalede, tabloların Hasan Rıza'ya ait olmadığına dair iddialarda, bu resimleri ancak Batılı bir ressam tarafından yapılabileceği düşüncesinin ağır bastığını belirterek, "Böyle düşünmek çok doğru değil. Hasan Rıza, İtalya'da resim eğitimi almış bir ressam. Tabloların ona ait olduğu da artık kesinleşti" diyor.

12 YIL İTALYA'DA RESİM EĞİTİMİ GÖRDÜ

Şehit Ressam Hasan Rıza Bey, 12 yılını İtalya'da sanat eğitimi ve görgüsüyle geçirmiş önemli bir ressam, gerçek bir vatanperver. Etrafındaki ihtiras rüzgarlarındak kaçarak, Edirne Sanayi Mektebi Müdürlüğü'nü üstlenmiştir. Balkan Harbi'nin sonlarına doğru Edirne'nin bombalandığı günlerde Edirne Hastahanesi'nin müdürlüğünü de üstlenir. Şehrin işgalinden bir gün önce, bombardıman altındaki kentten, resimlerini kurtarmak üzere atölyesine doğru giderken yolda, şehit edilir. Atölyesindeki resimlerin çoğu parçalanır, bazılarına el konularak götürülür, geriye kalan küçük bir kısmı ise halen Edirne Belediyesi'ndedir. Öğrencilerinden Sami Yetik ve Mehmet Ali Laga esir alınmalarına rağmen hocalarının eserlerine sahip çıkmaya çalışırlar. Mehmet Ali Laga, Edirne Müşiriyet Dairesi'nde asılı duran "Fatih'in Edirne'den Toplarla İstanbul'a Hareketi" tablosunu düşman eline geçmesin diye kasnağından çıkararak, esareti süresince vücuduna sararak saklar. Bu tablo halen Sabancı Müzesi koleksiyonundadır. İstanbulAskeri Müze, Deniz Müzesi ve İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ndeki diğer eserleri, hasan Rıza Bey'in sanat gücünü çok net olarak ortaya koymaktadır.

Ufuk bana bunları anlatınca ben şok üstüne şok geçirdim. Bu kadar önemli bir tarihi olayı acaba içimizde kaç kişi bilmekte. Gerçekten bu çok önemli tarihin gizli kalmış olaylarından bir tanesi.

İşte o resimlerden bazıları şunlar, evet hepinize çok ama çok tanıdık gelecek:





Ben böyle şoklar içinde garip duygular halinde şehitlikten çıktım. Ufuk gülerek "Ya sen çok sarsıldın bak, gel acıktık, bir Edirne kahvaltısı yapalım seninle" deyince kendime geldim. Böyle bir tarihi konu Avrupa'da falan açıklığa kavuşturulsa yer yerinden oynardı. Ama bizde acaba kaç kişi böyle bir olayın farkında?

Acıkan karnımızı meşhur Edirne Açıkhava kahvaltısı ile doyurduk. Karaağaç'ın mis gibi havasını içime çektim.



KARAAĞAÇ TARİHİ

1915'te Bulgaristan'ı kendi yanında savaşa sokmak için Almanya'nın yaptığı şiddetli baskı yüzünden, Karaağaç, Meriç batısındaki tüm Türk topraklarıyla birlikte Edirne'den ayrıldı. Ancak 1923 yılında Lozan Anlaşmasıyla geri alınabildi. Bugün bu anlaşmayı simgeleyen anıtıyla, tarihi Tren İstasyonu ve yine tarihi Trakya Üniversitesi Rektörlük binasıyla Edirne'nin en güzel ve şirin semtlerinden biri. Edirne'ye 5 kilometrelik doğa ve tarih yoluyla bağlanan Karaağaç Mahallesi, bir yaklaşıma göre Antik Orestia şehri üzerine kurulmuş olup; adını burada bir zamanlar var olan Karaağaç ormanlarından almış. Eski yıllarda, Karaağaçlılar geçimlerini şarapçılıktan sağlarlarmış. Yakın geçmişte Karaağaç; zengin Edirneliler ile azınlık önde gelenlerinin ve görevli memurların yaşadığı gözde bir yer olmuş. Karaağaç 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile burada yaşanan ünlü diplomatik tartışmalar sonunda, Savaş Tazminatı yerine sayılmak üzere Türk topraklarına katılmıştır. Burada yaşayan Karaağaçlı Rumlar, mübadele sonrasında sınıra yakın bir yerde yine aynı adı taşıyan bir köy kurmuşlardır. Şimdiki Karaağaçlılar ise mübadele döneminde gelmişlerdir. Günümüzde eski zengin çehresinden çok şey kaybetmesine rağmen, Karaağaç, yerleşim biçimi ve eski evleriyle etkileyici güzellikler sunmaya devam etmekte.



Kahvaltı faslından sonra bu şirin semtte adımlamaya devam ettik, ufacık tarihi evler, bahçeler, ufacık kahvelerde Karaağaç halkı sohbet etmekte, şirin sıcacık cafeler… Herkes bir saygı, sevgi içerisinde burada birbirine. Yolun sonunda ise mimarisi ile ünlü tarihi Edirne Garıbulunmakta.

EDİRNE GARI

Karaağaç Tren İstasyonu olarak ta bilinen ve II. Abdülhamit devrinde yaptırılan bu tren istasyonu günümüzde Trakya Üniversitesi Rektörlük Binası olarak kullanılmakta.



İstanbul'daki Sirkeci Garı örnek olarak yapılmış gar binalarından birisi. Şark Demiryolları Şirketi adına Mimar Kemalettin Bey tarafından neoklasik üslupta inşa edilmiş. Üç katlı, dikdörtgen planlı ve 80 metre uzunluğunda olan Edirne Garı aktif yıllarında İstanbul'u Avrupa'ya bağlayan demiryolunun en önemli istasyonlarından birisi idi.

İnşaatı 1914 yılında genel olarak bitirilmişti ancak o yıl başlayan I. Dünya Savaşı nedeniyle demiryolu güzergahı değiştiği için hizmete giremedi. Savaş sonunda Osmanlı Devleti sınırları dışında kaldı. 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması'nda Karaağaç, Bosnaköy ile birlikte Yunanistan'ın Batı Anadolu'da yaptığı tahribata karşılık, savaş tazminatı olarak Türkiye'ye verildi. Böylece yeniden Türk sınırlarına giren Karaağaç İstasyonu, 14 Eylül 1923 günü Yunanlılardan teslim alındı ve 1930'da işletmeye açıldı.



Ne var ki Rumeli demiryollarının büyük bölümü ülke sınırlarının dışında kalmıştı ve trenler İstanbul'dan Edirne'ye ulaşmak için Yunanistan'a girmek zorunda kalıyordu; bu yüzden yeni bir demiryolu hattı inşası başlatıldı. Ağustos 1971'de, Pehlivanköy-Edirne arasındaki yeni demiryolu hattının açılması ve kent içinde yeni gar binasının hizmete girmesinden sonra Kaarağaç İstasyon Binasının önündeki raylar söküldü. Türk-Yunan sınırının çok yakınında bulunan bina 1974 yılı Kıbrıs olayları sırasında bir ileri karakol görevi yaptı; 1977 yılında yeni kurulan ve bugünkü Trakya Üniversitesi'nin temelini oluşturan Edirne Mühendislik ve Mimarlık Akademisi'ne verildi.



Trakya Üniversitesi tarafından orijinaline uygun olarak restore edilen bina, 1998'den bu yana üniversiteye Rektörlük Binası olarak hizmet vermekte. Aynı yıl bahçesine Lozan Anlaşması'nı temsil eden Lozan Anıtı yapılmış, ek istasyon binalarından birisi ise Lozan Müzesi olarak hizmete açılmış.

LOZAN ANITI

Lozan Anıtı Trakya Üniversitesi Rektörlüğü alanı içerisinde yer almakta. Anıtın dikilmesinde Trakya Üniversitesi ve Edirne Valiliği ile diğer kuruluşlar önemli bir çaba sarfetmişler. Lozan Anlaşması ile Karaağaç'ın tekrar Türk topraklarına kazandırılmasını ve Lozan Anlaşmasında kazanılan diplomatik zaferi temsil etmekte. Anıtın bitişiğinde ise Lozan Müzesi bulunmakta.



Lozan Müzesi biz gittiğimizde kapalıydı. Lozan Barış Antlaşması ve Karaağaç'ın bu antlaşmayla kazanımı anısına, Trakya Üniversitesi ile Edirne Belediyesi'nin öncülüğünde yapılan Lozan Anıtı'nın temeli 29 Mart 1998'de atılmış. 19 Temmuz 1998'de dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından ziyarete açılan Lozan Anıtı üç yüksek sütundan oluşmakta. Birincisinin yüksekliği 36.45 metre ve Anadolu'yu sembolize ediyor.

İkincisi 31.95 metre ve Trakya'yı simgelemekte. Üçüncüsü ise 17.45 metre uzunluğu ile Karaağaç'ın simgesi. Beton çember, birliği, genç kız figürü; estetik, zerafet ve hukuku, kızın elindeki güvercin barış ve demokrasiyi, diğer elindeki belge de Lozan Anlaşmasını sembolize ediyor. Bu kadar sıkı bir gezi sonrası şirin Karağaç cafelerinden birinde bir çay molası verdik. Cafelerde genelde üniversite öğrencileri çalışmakta, rengarenk masaları, sandalyeleri ve sıcacık hoş geldin leri ile kesinlikle uğranılası yerler.



Çay molamızdan sonra gezimizin ilk bölümünü bitirmiş olduk. Sırada ikinci bölüm olan ve birbirine çok yakın konumda bulunan Edirne içi gezimiz

başladı.

Edirne kent merkezinde gezmek gerçekten çok kolay, çünkü tüm tarihi yerler kent merkezinde toplanmış. Bir de rehberim Ufuk olunca gezmenin tadına doyulmuyor tabi. Edirne içinde gezmeye başladığınızda ilk noktanız Makedon Kulesi olsun.

MAKEDON KULESİ

Roma İmparatoru Hadrianus'un yaptırdığı ve XIX.yy. ortalarına değin sağlam olan Edirne Kalesi, Tunca Nehri kıyısındaydı. Eski kaynaklarda 360.000 km2'lik bir alanı kapladığı, köşelerde silindirik, aralarda on ikişer küçük kule bulunduğu bildirilmekteydi. Dokuz kapılıydı, dikdörtgen planlı, hendekle çevriliydi. Bu görünümüyle savunmalı Roma ordugahı (Castrum)görünümündeydi. Bu Hadrianus sikkelerinde görülen kent surlarından anlaşılmakta. Duvarlar birer dizi tuğla ve kesme taştan yapılmış olup 3 metre kalınlıkta, 6 metre yükseklikteydi. Dört büyük kuleden biri olan Büyük Kule - Makedonya (Saat) Kulesi ise ünlü seyyahımız Evliya Çelebi'ye göre kalenin kuzeydoğusunda yer alan bu kuleydi. Uzun süre cephanelik olarak Kullanılan kule 1866'da ahşap, 1894'te ise kagir bir kule eklenerek belediyenin saat ve yangın kulesi olmuş. Günümüze ulaşan tek kuledir. Saat Kulesi olarak da bilinen kulenin ilginç bir tarihi var.



Roma İmparatoru Harianus tarafından kurulan Hadrianopolis'i çevreleyen surların dört köşesindeki kulelerden asıl adı Makedonya Kulesi olan kule (Saat Kulesi) günümüze ulaşan tek örnek durumunda. Edirne Valilerinden Hacı İzzet Paşa'nın kule üstüne yaptırdığı ahşap katlar ve koydurduğu saatler sonrasında burası (1866-1867) Saat Kulesi olarak anılmış. Buradaki saat uzun süre Millet Saati olarak da adlandırılmış.



1894 yılında ahşap katlar indirilmiş ve yerine kagir üç kat inşa edilmiş. Fransa'da yaptırılan yeni saatler ise kulenin yapımından iki yıl sonra konulmuş. Kule çevresinde hala aktif olarak arkeolojik kazılar sürmekte. Aşağıdaki fotoda ise kulenin içini çektim.



Makedon Kulesi'nin hemen yanında ise ünlü 3 Şerefeli Cami bulunmakta.

ÜÇ ŞEREFELİ CAMİ

İşte aklımı başından alan eser, Selimiye Cami ile beraber Osmanlının o muhteşem mimarisini ve ilklerini tarihe kazandıran hayretler içinde izleyenleri şaşırtan cami.



1443-1447 arasında, Sultan II.Murat yaptırmış. Cami Osmanlı sanatında erken ile Klasik dönem üslubu arasında yer almakta. Bu cami inşasında ilk kez uygulanan bir planla karşılaşılmakta. 24 metre çapındaki büyük merkezi kubbe, ikisi paye, dördü duvar payesi olmak üzere altı dayanağa oturtulmuş. Yanlarda daha küçük ikişer kubbe ile örtülü kare bölümler var. Yapı, bir yenilik olarak, enine dikdörtgen bir yapıda.



Böylece enine gelişen mekana ulaşılmak istenmiş. Bu planı Mimar Sinan İstanbul camilerinde daha gelişmiş biçimiyle uygulamıştır. Ayrıca, Osmanlı mimarisinde revaklı avlu ilk kez bu Camide kullanılmış.





Avlunun dört köşelerine minareler yerleştirilmiş. Üç Şerefeli Cami, bu özellikleriyle sonraki camilere öncü olan anıtsal bir yapı olmuş. Basamaklı üç kapıdan girilen avlunun Sütunları, serpantinli breş,granit ve mermerden.



Avlu pencerelerinden ikisinin alınlıkları çini süslemeli. Lacivert ve ak renkli çiniler, bitkisel kıvrık dal bordürü ile çevrili. Burada Sultan II.Murat'ın adı geçmekte. Revak kubbelerindeki özgün kalem işleri, Osmanlı Camileri'ndeki en eski örneklerdir. Camiye adını veren üç şerefeli anıtsal minare, 67.62 m. yüksekliğinde. Her şerefeye ayrı yollardan çıkılması ise en ilginci işte. Minare gölgesi kırmızı kaştan zikzaklar ve ak karelerle devinim kazanmıştır. Kaidesinde Bursa Kemerli sağır nişler vardır.



Caminin süslemeleri ise ayrı bir mükemmellik taşımakta. Taçkapı, yankapılar, minareler, sütun başlıkları ve pencerelerde mermer, ak ve kiremit rengi taş kullanılmış. Taçkapıda mukarnaslar ve yan nişlerin üst bölümlerindeki yazıların arasında kıvrık dal ve rumiler göze çarpar. Büyük kubbede, yan ve avlu revaklarındaki lacivert, al, ak ve sarı renkte kalem işleri var.



Osmanlı Mimarisinde Çığır Açan İlklerin Buluştuğu bu camiyi yaptıran Osmanlı Padişah'ı Sultan II.Murat Edirne'yi bir başkent olarak tasarlıyordu. Üç Şerefeli; bu tasarı içinde ve o dönemlerde Balkanlardaki egemenliğin ifadesi gibidir. Osmanlı Mimarisinde yeni bir çığır açan bu cami bazı özellikleriyle, ilklerin de sahibi durumunda. Örneğin; Üç Şerefeli, Selçuklu Mimarisindeki çok kubbeli dönemden tek Kubbeli döneme geçişin ilk denemelerindendir. Osmanlı camilerinde harem taşlığı bulunan ilk deneme Üç Şerefeli'de gerçekleştirilmiştir. Cami'ye girer girmez ana kubbenin altına gelinir ve bu Üç Şerefeli'ye ait bir özellliktir. Kubbelerdeki orjinal kalem işleri Osmanlı Camilerinde görülen en eski örneklerdir. Kubbede çeşitli meyvelerden oluşan "Meyve Sofrası" görülmekte.



3 Şerefeli Cami'nin dört minaresinin biri üç, biri iki, ikisi birer şerefeli olup; baklavalı, şişhaneli, çubuklu ve burmalı motif üsluplarıyla bezenmiştir. Camiye adını veren üç şerefeli minare, Selimiye yapılana kadar minarelerin en büyüğü kabul edilirdi. Külahıyla birlikte 76 m. olup, merdivenindeki toplam basamak sayısı 203'tür. Şerefelerine üç ayrı yoldan çıkılır. Bu tarzıyla bir ilktir ve birinci merdiven bir ile üçüncü şerefeye, ikinci merdiven ikinci ile üçüncüsüne, üçüncü merdiven ise; doğrudan üçüncü şerefeye götürür. Üç Şerefeli'nin bir başka özelliği; camisiyle birlikte kesme taş kullanılarak yapılan ilk minare oluşudur. Baklavalı minare Fatih Sultan Mehmet döneminde yaptırılmıştır. Kuzeybatıdaki tek şerefeli olan minare 1610 yılında Sultan I.Ahmet tarafından; Burmalı minare ise Sultan II.Mustafa tarafından yaptırılmıştır.

3 Şerefeli Caminin hemen ilerisinde ise meşhur Selimiye Cami bulunmakta.

SELİMİYE CAMİ

Bu muhteşem eser hakkında daha ne yazılabilir ki… Zaten dünya literatürüne ve Unesco Dünya Mirası listesinde bulunan bu eser Mimar Sinan'ın 80 yaşında yaptığı ve "ustalık eserim" dediği anıtsal yapı Osmanlı-Türk sanatının ve dünya Mimarlık tarihinin baş yapıtlarından. Edirne'nin ve Osmanlı İmparatorluğu'nun simgesi olan cami, kentin merkezinde, eskiden Sarıbayır ve Kavak Meydanı denilen yerde bulunmakta. Burada daha önce Yıldırım Bayezid'in bir saray yaptırdığı bilinmekte. 1569-1575'te Sultan II.Selim'in emriyle yaptırılmış. Çok uzaklardan dört minaresi ile göze çarpan yapı, kurulduğu yerin seçimiyle, Mimar Sinan'ın aynı zamanda usta bir şehircilik uzmanı olduğunu da göstermekte.



Kesme taştan yapılan cami iç bölümüyle 1.620 m2'lik,tümüyle 2.475 m2'lik bir alanı kaplar. Mimarlık tarihinde en geniş mekana kurulmuş yapı olarak nitelenen Selimiye Camisi, yerden yüksekliği 43.28 m. olan, 31.30m. çapındaki kubbesiyle ilgi çeker. Ayasofya'nınkinden daha büyük olan Kubbe, 6 m. genişliğindeki kemerlerle birbirine bağlanan 8 büyük payeye oturur. Köşelerde dört, Mihrap yerinde bir yarım kubbe merkezi kubbeyi destekler.



Yapıyı, kubbe kasnağında 32 küçük pencereyle, yüzlerdeki üst üste 6 dizide çok sayıdaki pencere aydınlatmaktadır. Mimar Sinan'ın yarattığı 8 dayanaklı cami planının en başarılı örneğidir. Önünde 18 kubbe ve 16 sütunla çevrili revak bulunmaktadır. Ortada, mermerden zarif bir şadırvan vardır. Son Cemaat yeri, kalın yuvarlak 6 sütun üzerine 5 kubbelidir. Mermer işlemeli giriş kapısının üzerindeki kubbe yivli, diğerleri düzdür. Caminin 3.80 m. çapında, 70.89 m. yüksekliğindeki üçer şerefeli dört zarif minaresi vardır. Giriş yönündekilerle şerefelere tek yolla, diğer ikisinde ise üç şerefeye ayrı ayrı yollardan çıkılmaktadır. Cami, mimari özelliklerinin erişilmezliği yanında taş, mermer, çini, ahşap sedef gibi süsleme özellikleriyle de son derece önemlidir. Mihrap ve minberi mermer işçiliğinin baş yapıtlarındandır.



Ortasına 12 mermer sütuna oturan müezzin mahfili yer alır. Sağda kitaplık bulunmaktadır. Mihrabın solunda Hünkar Mahfili vardır. Bunun alt bölümü tavanındaki özgün kalem işleri dönemin tüm canlılığını göstermektedir. Yapının çini süslemelerinin, Osmanlı ve dünya sanatında ayrı bir yeri vardır. XVI. yy çiniciliğinin en güzel örnekleri olan bu çiniler, sır altı tekniğinde olup İznik'te yapılmıştır. Mihrap duvarı, minber köşk duvarı, Hünkar Mahfili duvarlar, kadınlar mahfili, kemer köşelikleri, kıble yönündeki pencere alınlıkları çinilerle bezenmiştir. Mihrap duvarındaki büyük çini panolarda al, mavi çiçek ve yaprak süslemeler, pencere üstlerinde lacivert üzerine ak, sülüs elhem suresi yazılı kartuşlar, en üstte de geniş bir ayet bordürü yer alır. Minber Köşkündeki çini pano, lacivert üzerine ortada kırmızı, ak bahar çiçekli ağaç altında yaprak, sümbül ve lalelerle bezenmiştir.





Hünkar mahfili zenginliği ve çeşitliliği ile ilgi çeker. Mermer mihrabın sivri kemerli alınlığında lacivert üzerine ak sülüsle, ayet yazısı göze çarpar. Bu bölümde kırmızı, mavi, yeşil renkli şakayıklar, bahar ağaçları, ak üzerine iri mavi rozetli ve çevresi çiçekli panolar, baklava biçimi yapraklar arasında karanfiller ve bahar dalları XVI.yy çinilerinin en güzel örnekleridir. Hünkar mahfili çinileri arasında, bir Saraydan getirilerek buraya sonradan konmuş olabileceği düşünülen iki elma ağacının oluşturduğu elmalı panonun Osmanlı çinilerinde özgün süsleme olarak ayrı bir değeri vardır.



Bu bölümde sivri kemerli pencere alınlıklarında, lacivert üzerine ak sülüsle ayetler ve iki pencere arasında tepede yine lacivert üzerine ak kufi yazılı kare pano da ilgi çeker. Hünkar mahfili duvarlarının yarısını kaplayan bu çiniler, mihrap çinilerinden daha niteliklidir. Ancak, düzenleme ve anıtsallık yönünden daha yalındır.



Selimiye Camisi Hakkında daha da çok ayrıntıya girelim isterseniz;

"TAŞ DEHAYA ULAŞTI DEHA TAŞ KESİLDİ!"

Selimiye, varlığı ile Türk Tarihindeki Edirne'ye güç katarak Ona simgesel bir nitelik kazandırmıştır. Yalnız zamanımızın araştırmacıları değil, eski yazarlar da Selimiye'nin bir başyapıt olduğu konusunda birleşirler. Ernst Diez bu cami için şunları söyler: "Selimiye; mekan büyüklük, yükseklik, topluluk ve ışık etkisi bakımından yeryüzündeki bütün yapılardan üstündür."

Bu cami Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki gücünün hala devam ettiği 16. yüzyıldaki politik egemenliğini de vurgulayan "son sultan yapısıdır". Bir başka anlatımla Selimiye, Osmanlı Mimari Söyleminin ideal bir ifadesidir. Günün her saatinde kullanılan bu "Kent Tacı" politik gücün dini yapıda somutlaşan gösterisi anlamında, simgesel bir amacı da yerine getirir.



Peki Ne Zaman ve Neden Edirne'de?

Selimiye'yi yaptırtan Kanuni'nin oğlu İkinci Selim, 22 Haziran 1567'de İstanbul'dan Edirne'ye gelmiş ve Avusturyalılar'la yapılan barış anlaşmasına kadar burada kalmıştır. Caminin yapım kararının o günlerde verildiğini söyleyenler vardır. Bir başka anlatıma göre ise Türkler tarafından "Seddi İslam" olarak algılanan Edirne'nin seçilmesinde padişahın gördüğü bir rüya rol oynamıştır. Buna göre Hz. Muhammed, bu rüyada Padişaha Edirne'yi ve şimdiki yeri işaret etmiştir. Diğer yandan, İkinci Selim'in kentle ilgisinin gençlik yıllarında başladığı, Kanuni'nin İran Seferine çıkarken onu tahtının korunması için Edirne'de bıraktığını ve Padişahın Edirne'ye özel bir sevgiyle bağlı olduğunu hatırlatarak; Edirne Tercihinin bu durumdan etkilendiğini ileri sürenler vardır. Bunun nedenini o dönemde İstanbul'da uygun bir arsa bulunmayışıyla açıklayan değerlendirmelere de rastlanılmaktadır. Selimiye'nin yapıldığı alanda, Sultan I.Murat'ın emriyle başlatılan ancak Sultan Yıldırım Beyazit'in geliştirdiği Eski Saray (Saray-ı Atik) olarak anılan Edirne'nin ilk Sarayı ve Baltacı Muhafızları Kışlası bulunmaktaydı. tıdaki büyük kapısıyla birlikte dört kapısı vardır.

Ve En Çok Merak Edilen O Motif… TERS LALE MOTİFİ NEDİR ACEP?

Müezzinler Mahfeli'nin kuzeydoğu yönünde; köşedeki mermer ayağında, bir küçük ters lale motifi bulunur. Yaygın söylenceye göre bu lale, Cami arsasının sahibi olan ve burada lale yetiştiren kişinin, arsaya Cami yapımı için çıkardığı güçlük ve ters tutumunu sembolize etmektedir.





Bazılarına göre caminin yapımında çalışan kör bir ustanın ürünü olan bu lale için, halk arasında, başka inançlar da vardır. Örneğin, Allah ve lale sözcüklerinde aynı harfler bulunması nedeniyle bu çiçeğe Mistik bir anlam kazandırılmış ve kutsal sayılmıştır. Ayrıca eski Harflerle yazılmış lale sözcüğü tersten okunduğunda Osmanlılar'ın Kutsal alameti olan hilal okunur. Bir başka yaklaşım da Mimar Sinan'ın o günlerde hastalanan ve ölen Torunu Fatma ile ilgilidir. Buna göre zaten kalın boğumuyla yeteri Kadar bozulmuş lale motifi Sinan'ın torunuyla ilgilendiği ve moralinin Bozuk olduğu günlerde bir kalfa tarafından kondurulmuştur. Selimiye'deki ters lale motifi, ziyaretçilerce, günümüzde de en çok merak edilen cami öğelerinden biridir ve farklı söylenceleri olma özelliğini sürdürmekte.



Mihrap kısmının sol tarafında Hünkâr mahfili göz alıcı zengin çinilerle hemen dikkati çeker. Burada sonradan kesilip yerlerine konmuş gibi görünen meyve vermiş iki elma ağacı bütün Osmanlı çinilerinde tek orijinal dekor olarak karşımıza çıkmaktadır. Elma fidanının kökü karanfil, lâle ve sümbüllerle zenginleştirilmiştir. Bahar açmış erik fidanı da birkaç defa tekrarlanarak Hünkâr mahfilinde taze bir bahar havası estirilmiştir. Hünkâr mahfilinin bütün duvarlarını yarıya kadar kaplayan bu çiniler kalite itibariyle mihrap kısmı çinilerinden yüksek fakat kompozisyon ve âbidevi büyüklük bakımından onlardan daha sade ve mütevazıdır.



UNESCO DÜNYA MİRASI LİSTESİNDE SELİMİYE CAMİ

28 Haziran 2011 Salı Günü, Paris'te yapılan UNESCO Dünya Mirası Komitesi toplantısında Edirne Selimiye Cami ve Külliyesi'nin Dünya Mirası Listesi'ne adaylığı değerlendirilmiş ve komite oybirliğiyle Selimiye Camii ve Külliyesi'nin Dünya Mirası Listesi'ne girmesine karar vermiştir.



Selimiye Cami çıkışında caminin çarşı bölümünün hizasında bulunan duvarın köşesine adımladık bu sefer Ufuk ile. Ufuk bana çok ilginç bir şey göstereceğini söyledi. Duvarın bitim noktasına geldiğimizde ise duvardaki sütunu gösterdi.



O an sütunun tepesine baktım ve olduğum yerde kalakaldım. Ufuk gülümseyerek "Hadi anlat bakalım" dedi. Benim aklımda bir yığın tarih dökümanteri karışmış vaziyette o halde tabi. Sütunun tepesinde bir kartal kabartması, korteks yapı Bizans döneminden kalma. Bu sütunla ilgili bir çok rivayet anlatılmakta. Ufuk bana kısaca bir özet geçti ama şimdi tam olarak hatırlayamıyorum, nede olsa rivayet işte.





Selimiye Caminin hemen arkasında ise Edirne Arkeoloji Müzesi bulunmakta.

EDİRNE ARKEOLOJİ MÜZESİ

Ve benim nefesimin kesildiği anlar başladı yeniden. Benim gezi notlarımı okuyanlar bilirler, bu sitemde de özellikle seyahat ettiğim noktalarda ilk uğrak yerim arkeoloji müzeleri olur. Edirne Arkeoloji Müzesi ise yine benim nefesimi kesen tarih yolculuğuna çıkaran bir müze oldu.



Bahçe girişinde Roma dönemine ait lahitler sergilenmekte. Asıl şov ise içeride.



Müzeden içeriye girdiğinizde ilk olarak Ulu Önder Atatürk'ün Edirne Gezisi yaptığı yıllarda kullanmış olduğu sigara, sigaralık, üzerini örttüğü koyun postundan yapılmış yorgan sergilenmekte.





Bundan sonraki bölümlerde ise özellikle Enez Kazısında bulunan Neolitik Çağ'dan kalma buluntular, figürlü amphoralar, pişmiş toprak heykelcikler tek kelime ile muhteşem.





Yine müze içinde bulunan bu mezar steli ise nefes kesici güzellikte. Makedonya Kulesi kurtarma kazısında bulunan bu mezar steli Roma Döneminde Edirne'de yaşamış bir ailenin mezar steli.





Bir sonraki salonda ise antik çağda bölgenin yerli olan Traklara ait tanrılaştırılmış mezar stelleri ve buluntular sergilenmekte.







Bronz Hydria İÖ 5.yy



Lekane-Geniş açık ağızlı yayvan gövdeli antik içki kabı.



Alabastron-Eski Yunan ve Roma'da kullanılan koku şişeleri.













Edirne Arkeoloji Müzesi çıkışında ben mutluluktan deli olmuş vaziyetteyim. Müzenin tam önünde ise eski Osmanlı Mezar Taşlarının sergilendiği bir açık alan var. Buradaki bazı mezar taşları çok ama çok kıymetli; Yeniçeri Mezar Taşları.









Selimiye Cami'nin dış bahçesi içinde ise Türk İslam Eserleri Müzesi bulunmakta.

TÜRK İSLAM ESERLERİ MÜZESİ

1925 yılından bu yana müze olarak kullanılan bu binada çok nadide eserler sergilenmekte. Müzeye girdiğiniz an Mimar Koca Sinan'a saygı odasını ziyaretiniz ile geziniz başlamakta. Bu odadan sonra ise bir sıra halinde tam 16 oda bulunmakta.

1-Mimar Koca Sinan Saygı Odası

Bu oda içinde Mimar Sinan'ın bir balmumu heykeli bulunmakta. Yine aynı odada Selimiye Cami Elyazmaları ve alçı bezeme örnekleri sergilenmekte.





2-Hat Eserleri Odası

Bu odada taşa, ahşaba, cama, deriye, kağıda uygulanmış çeşitli üsluplarda hat örnekleri sergilenmekte.





3-Kesici-Delici Silah Odası

18. ve 19. yy'a ait kılıçlar, yatağanlar, kamalar, gürzler ve meşhur Edirnekari yaylar sergilenmekte bu oda içinde.







4-Silah Odası 2

Burada ise 17 ve 18.yy'a ait kıymetli taşlarla süslenmiş çakmaklı tüfekler, tabancalar sergilenmekte.





5-Gaza Odası

Balkan Harbi'nde kullanılan 174. Alayın kanlı sancağı, nişan ve madalyaların sergilendiği oda.



Türk-Yunan savaşının betimlendiği ipek mendil





6-Dokumacı Odası

Pamuk, yün veya ipeğin kumaşa dönüştürülmesinde kullanılan aletlerin sergilendiği oda.



7-Saraç ve Ayakkabıcı Odası

Günümüze yalnızca adı kalmış Saraçlar Caddesi'nden bir saraç dükkanı canlandırılmış bu odada. Zamanında Kavaflar Çarşısı'nın dua kubbesinde asılı olan büyük ayakkabı kalıbı da burada sergilenmekte.



8-Mutfak Eşyaları Odası

Çeşitli mutfak eserlerinin sergilendiği oda.



9-Tekke Eşyaları Odası

Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ile halkevlerine verilen eserlerin sergilendiği oda. Bu oda içinde devamlı bir ney dinletisi var. Nefis, insanın içini huzurla doldurmakta. Bu odada yaklaşık 1 saat kaldım. Ney sesini yüreğimin derinliklerine kadar hissettim, dinledim, dinledim.







10-Kırkpınar Odası

Kırkpınar'da başpehlivanlık ünvanı almış ünlü güreşçilerin fotoğrafları sergilenmekte. Bu odanın en ilginç sergilenen seyirlerinden biri ise iki pehlivanın peşrev tuttuğu Kırkpınar Hologramı.

Bunlar dışında ise Cam ve Deri Eşyalar Odası, Ahşap Eserler Odası, Çini Odası, Saray-ı Cedit Odası, Sünnet Odası, Kıyafet Odası bulunmakta.

Koridor boyunca ilerleyip bu odaları gezdikten sonra ana bahçe kapısında yine tarih dolu bir eser ile karşılaşıyorsunuz. Yunan işgali sırasında düşman tarafından kazınıp şekli değiştirilmiş Osmanlı Arması mermeri.



Mermerin diğer kurtarılan orijinal diğer eşi ise aşağıda. Adamlar nasıl bir nefret duygusu ile hareket etmişler artık bilmiyorum ama iman gücüyle haç falan kazımışlar mermere.



Müzenin bahçesinde ise dinlenmek için ufak bir cafe var. Bu bahçe içinde ise 15.yy'a ait mezar taşları, Balkan Harbi'nde kullanılan yemek arabaları, top ve gülleler, yine günümüzde çok az örneği kalan yeniçeri mezar taşları sergilenmekte.











Edirne öyle muhteşem, öyle tarih kokan bir şehir ki adım attığınız her yerde tarihi bir eser bulunmakta. Bu yüzden öyle bir anda gezilecek bir şehir değil. Buraya gelmeden önce çok ciddi bir şekilde gezi planı yapmalısınız, çünkü bu muhteşem şehre zaman ve saat yetmiyor. Ufuk'la müzeden çıktığımızda güneş yavaş yavaş batmaktaydı. Ve tatlı bir yorgunluk vurmuştu ayaklarımıza. Kısa bir çay molası verdik. Molanın ardından ise Edirne denince yine lezzet tutkunlarının yakından bildiği ve Edirne gezilerinin değişmez adresi olan meşhur Arslanzade Badem Ezmecisi'ne uğradık.

ARSLANZADE BADEM EZMECİSİ

1974 yılından bu yana Edirne'nin bu en tatlı ismi tam 40 yıldır aynı kalite ile meşhur tatlılarını, ezmelerini üretmekte. Firmanın sahibi Arif Bey ile tanıştık, sohbet ettik. O kadar mütevazi ve yüreği insan sevgisi ile dolu olan bir Edirne insanı. Kısa sohbetimiz esnasında aslında Arslanzade'nin Edirne'nin fahri turizm tanıtma merkezi olduğunu düşündüm. Çünkü bugüne kadar 213 ulusal ve yerel kanalında 47'si canlı yayın, 166'sı bant yayını ile haber olmuşlar. 362 ulusal ve yerel gazetede haberleri çıkmış. Arslanzade'nin bu kadar meşhur olmasındaki sebep ise o muhteşem ve tescilli tatları. Bunlardan yediğinizde çok samimi olarak yazıyorum, bir tatlı alışkanlık yapmakta. Peki nedir bunlar;

-Kallavi: İçinde yağ, tuz, un koyulmadan yapılan Kallavi Kurabiyesi'nin içerisinde fıstık, safran, bal, az şeker bulunmakta. Sadece Arslanzade'de bulunan bu dehşet güzel kurabiye tescilli bir Edirne markası.



-Deva-i Misk: İçinde tam 41 çeşit şifalı bitkinin olduğu bu nefis tat Osmanlı zamanında yeniçerilere güç, kuvvet versin diye yapılmış. Aslına uygun olarak şimdi Arslanzade'ler tarafından yapılmakta. Ve kesinlikle bundan yemelisiniz. Nefis bir tat.



Arslanzade'den bende bu muhteşem tatları alıp sahibi Arif bey ile vedalaştım. Edirne gezisi yaptığınızda kesinlikle gitmeniz gereken bir adres. Edirne Eski Cami karşısında merkez şubesi bulunmakta. Ama Edirne içinde tam 13 adet şubeleri var.



ARSLANZADE Merkez Şubesi:
Belediye Dükkanları no:2 Edirne-0 284 213 71 49
Arslanzade
çıkışında ise hemen karşımızda bulunan Eski Cami'ye adımladık.

ESKİ CAMİ

Edirne'de Osmanlılar'dan günümüze ulaşmış en eski anıtsal yapıdır. 15. yüzyılda yapılmış cüsseli camilerin en önemlisidir. Edirne'de zamanımıza ulaşmış ilk orijinal abidevi yapı olarak da bilinir. Bu aynı zamanda Devletin büyümesinin de simgesidir. 1403'te Sultan I.Süleyman tarafından yapımına başlanmış, Çelebi Sultan Mehmet zamanında 1414'te bitirilmiştir. Mimarı Konyalı Hacı Alaaddin, kalfası Ömer İbn İbrahim'dir.



Eski Cami'nin dış duvarları ve içi devasa barok yazılar ile süslenmiş.







Caminin içinde Kabe'den getirildiği rivayet edilen ve mihrabın sağında bulunan Kabe Taşı, özel bir ziyaret noktasıdır. Bu taşın önünde iki rekat namaz kılanların duaları kabul edilir şeklinde bir inanç yaygındır. Eski Cami Edirne'de duaların kabul edildiği dört yerden biri olarak bilinir. Bende bu Kabe Taşı'na el sürdüm, dilek diledim.





Cami'den çıktığımızda hava iyice kararmıştı. Ve iyi acıkmış vaziyetteydik. Ufuk hadi ciğer yemeye diye ilk sinyali verdiğinde zaten ben önden büyük adımlarla ciğerciye koşturuyor vaziyetteydim. Edirne'ye gelip'te meşhur ciğerinden yememek kesinlikle olmaz dimi.



Edirne denilince insanın aklına meşhur Edirne Ciğeri, Edirne Ciğeri denilince ise herkesin aklına meşhur Edirne Ciğercisi Kemal Usta geliyor. Yaklaşık yarım asırdır babadan oğul'a geçen tecrübe ve deneyim sonucunda bu nefis tat size sunulmakta. Edirne Ciğercisi Kemal Usta birçok ünlünün ve gurmenin uğradığı bir lezzet noktası.



Kemal Usta 1982
Alipaşa Ortakapı Caddesi. No:3 Edirne-0 284 213 64 75

Ciğer keyfimiz bittikten sonra akşam karanlığında yine gidilip görülesi yerlerden biri olan Bedesten Çarşı'na adımladık. Yalnız akşam olduğundan dolayı çarşı kapanmak üzereydi, esnaf yavaştan toparlanıyordu.





Ufuk ile bu kadar gezmenin sonunda kendimizi bir cafe'ye attık. Günün yorgunluğunu sıcacık çay eşliğinde atmaya çalıştık.

Akşam olup artık gün bittiğinde içime sinen ve tam anlamıyla dolu dolu geçen bir Edirne gezisi yapmış olduk. Bundan dolayıdır ki bol fotoğraflı ve kapsamlı bir gezi notu yazmak istedim sizlere.





Seyahat günlüklerinize ve planlarınıza kesinlikle her adım başı tarih kokan bu muhteşem şehri eklemelisiniz, insanı, tarihi, kültürü ile ülkemizin eşsiz şehirlerinden biri olan Edirne'yi henüz görmediyseniz en kısa sürede gitmelisiniz. Bir de rehberiniz benim çok sevdiğim arkadaşım Ufuk gibi tam bir Edirne'li olursa geziniz tadından yenmez