EVLİYA ÇELEBİ ''SEYAHAT YA RESULALLAH'' DEMİŞ AMA NEREDE DEMİŞ?

Sırt Çantalı Gezgin Ne Yapar, Nasıl Hareket Eder, Kimdir?

Bugüne kadar yapmış olduğum sırtçantalı seyahatlerde sırtçantalı gezgin ne demektir bana göre diye notlarımı almıştım. Aslında bir çok maddesi genel olarak konuşulan maddeler ama yollarda deneyimlediklerim ve yaşadıklarım açısından bir çok madde notlarıma düşmüş.

Devamı

EVLİYA ÇELEBİ ''SEYAHAT YA RESULALLAH'' DEMİŞ AMA NEREDE DEMİŞ?

İstanbul, İstanbul… Ben bu leb-i derya şehirde olmaktan, her sokağını adımlarken kaybolup birden önüme bir tarihin fışkırmasından nasıl zevk alıyorum bir bilseniz… Hep yazıyorum ya, bu İstanbul öyle bir şehirdir ki anlatsan anlatılmaz, dinlesen dinlenilmez…Yaşaman lazım yaşaman

Efendim, benim gibi gezginlerin pir-i üstadı Evliya Çelebi atmış ilk adımı dünya adımlamalarında, Türk gezgin olarak İlk dünya seferine çıkan evliya zat-ı muhretem kendilerini. Uzun uzun yazmayacağım kimdir, hayatı, yaşayışı, seyahatleri… En güzel kaynaklardan biri olan YKY satışa sunduğu Seyahatnamesi muhteşem bir kaynak zaten okumak isteyenler için. Benim merak ettiğim konu şuydu asıl; Evliya Çelebi seyahate çıkmış, ömrünü adamış seyyahlığa, ve bilinen rüya hikayesi… Buraya kadar tamam da bu rüyayı nerede gördü, nasıl gördü? Her şeyin başlangıcı olan bu rüya değimliydi zaten? Acaba kaç kişi merak etti bunu, kaç kişi düştü bunun peşine?

Ve yine bendeniz, sırtladım çantamı, aldım fotoğraf makinamı, düştüm İstanbul sokaklarına, her şeyin başladığı yere adımladım, hikayenin başladığı noktaya…

Efendim, gelin hikayemize şöyle bir tarih yolculuğuna çıkarak başlayalım, ne dersiniz, düğümleri sonra zevkle birleştireceğiz zaten; Fatih Sultan Mehmed Han zamanına gidelim ve yolculuğumuzu başlatalım, buyurunuz efendim seyahatimize

Ahi Ahmed Çelebi

Topkapı Sarayı koridorlarında bir koşturmaca başlamıştı, hamamda bulunan cariyerlerden biri kaygan zeminde yere düşmüş, başını çarpmış ve yarılan kafasından çokça kan kaybetmekteydi. Saray koridorlarında herkes –yetiş Mevlana Kemal- diye bağırıyor ve saray hekimini çağırıyordu. Hekim elinde o zamanın alet erdavat dolu çantasıyla geldi, cübbesini ise ufacık bir çoçuk tutmuş, telaş ve korku içinde babasını izliyordu. Mevlana Kemal harem ağasına döndü, korkulacak bir şey yok, pansumanı yaptım, dinlenecek dedi. Harem ağası bildiği tüm dualar ile yolcu etti saray hekimini, nede olsa yerde yaralanan cariye Fatih Sultan Mehmet Han'In gözdesi olan cariye idi.

Ufak çocuk babasına hayranlıkla baktı, o gün kararını vermişti, babası gibi hekim olacak, şifa dağıtacaktı, dua alacaktı. O ufak çocuğun adı Ahi Ahmed Çelebi idi. Ahi Ahmed Çelebi Osmanlılar devrinde yetişen en ünlü tıp bilginlerinden biri oldu. Asıl adı Muhammed bin Kemal'dir. Doğum yeri ve tarihi hiçbir zaman bilinemedi. Sadece 1523 yılında Mısır'da vefat ettiği kayıtlara geçti.

Babası tarafından yetiştirilerek iyi bir tahsil gördü. Babası, Fatih Sultan Mehmed Hanın hekimleri arasındaydı. Babasının vefatından sonra Hekim Kutbüddin ve Altuncuzade'nin derslerine devam etti. Bir çok araştırmalar yaparak daha önceki doktorların bilmedikleri ilaçları keşfetti. Fatih Sultan Mehmed Hanın yaptırdığı Darüşşifanın başhekimliğine tayin edildi. İkinci Bayezid, Hassa Emini olarak tayin edip, saraya aldı ve özel tabiplik makamına getirdi. Kendisini çekemeyenlerin uydurduğu bazı yalanlar üzerine vazifeden alındı. Fakat doğruyu öğrenen Sultan, onu vazifesine iade etti. Reisületibba yani doktorların başı olarak vazifelendirildi. Yavuz Sultan Selim Han ve Kanuni Sultan Süleyman Han zamanlarında da önemli vazifelerde bulundu. 1523 yılında hacdan dönerken doksan yaşını aşkın olarak Mısır'da vefat etti. İmam-ı Şafii hazretlerinin kabri yakınına defnedildi.

Bilhassa üroloji (idrar yolları) üzerinde çalışmış olan Ahi Ahmed Çelebi, böbrek ve idrar torbasında meydana gelen taşlarla ilgili Risale-i Hasat-ül-Kilye vel-Mesane adlı eserini yazdı. Eserinde özellikle tabii ilaçları ve şifalı sularla banyo yapmayı tavsiye etti. Ayrıca İbn-i Nefis'in Arapça El-Mucez adlı bir tıp kitabını da Türkçeye tercüme etti. Tabipliği yanında cömert ve hayır sahibi bir kimse olan Ahi Ahmed Çelebi, İstanbul'da Yemiş İskelesi yakınlarında bir cami, Edirne'de bir medrese, mektep ve kendi adıyla anılan meşhur hamamı yaptırdı. Çorlu'ya bağlı üç, Hayrabolu'ya bağlı üç, Çelebi Çiftliği diye meşhur olan yirmi üç ve Anadolu'daki Şibli kazasına bağlı on bir köyün kendisine ait olan gelirini yaptırdığı eserlere vakfeyledi. Vakfnamesinde arazilerinden elde edilen mahsullerin fazlasının Medine-i münevvere fukarasının ihtiyaçlarını temin etmek üzere gönderilmesini şart koştu.

Efendim, hikayemizin asıl kahramanını tanıttım size, Ahi Ahmed Çelebi Gelelim hikayemizin devamına, Ahi Ahmed Çelebi'nin vefatından tam 88 yıl sonra İstanbul'da Unkapanı semtinde bir bebek hayata gözlerini açar, erkek doğmuştur, ilk ağlamasını ana kucağında yaparken bir ulak atına atladığı gibi hızlıca Topkapı Sarayı'na yol alır. Sarayın kuyumcubaşı'sı Derviş Mehmed Zilli'ye müjdeyi verir. Derviş Mehmed sevinç içinde ellerini açar, Allahım der, şükürler olsun sana, evladım vatana millete faydalı olsun, imanı tam olsun, ibadetten kopmasın diyerek duasını eder. Evliya olsun oğlum, adını Evliya koydum der sevinç içinde…

Evliya Çelebi (1611 - 1682)

Yıllar yılları kovalar, İlköğrenimini özel olarak gördükten sonra bir süre medresede okur ufak Evliya, sonra babasından tezhip, hat ve nakış öğrenir. Musiki ile ilgilenir. Kuran'ı ezberleyerek "hafız" olur. Enderuna alınır, dayısı Melek Ahmed Paşa'nın aracılığıyla Sultan IV. Murad'ın hizmetine girer. Herşey buraya kadar normal dimi efendim, mutlu geçen bir çocukluk, sıcak bir yuva, yıllar sonra herkesin kapısında kul köle olmak istediği Osmanlı Padişahı'nın hizmetine girmek ve çalışmak… Neden peki, neden bunca mal, mülk, kariyer bırakılsın da yollara düşülsün, bir at, eşek, deve sırtında…

Hikayemiz bundan sonra başlamakta asıl; Evliya Çelebi Seyahatname'nin girişinde seyahate duyduğu ilgiyi anlatırken bir gece rüyasında Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed'i gördüğünü, ondan "şefaat ya Resulallah" diyerek şefaat isteyecek yerde, şaşırıp "seyahat ya Resulallah" dediğini, bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz'in ona gönlünün uyarınca gezme, uzak ülkeleri görme imkanı verdiğini yazar.

Tüm kitaplar bunu yazar yazmasına ama, bayağı görülen bir rüyadır bu, başlangıcı nasıldır, sonu nasıl bitmiştir dimi? Benim gibi meraklı biri tarihin içinde kaybolmayı bu kadar severse bu rüyayı da baştan sona okumak ister elbet Hadi birde Evliya'nın o ünlü rüyasını okuyalım şimdi;

Evliya Çelebi'nin ünlü rüyası:

Evliya Çelebi, 1040 yılı Muharrem ayının aşura gecesi (19 Ağustos 1630), İstanbul'daki evinde, eskilerin deyimiyle "beyne'n-nevm ve'l-yakaza," yani "uykuyla uyanıklık arasında" bir rüya görür. Yemiş İskelesi yakınında helâl mal ile yapılmış eski bir cami olan Ahi Çelebi Camii'nde, minberin dibinde oturmaktadır. Birden kapı açılır ve caminin içi nurdan bir cemaatle doluverir. Hayretler içinde olup biteni seyreden Evliya Çelebi, gelip yanına oturan kişiye kim olduğunu sorar.
Aldığı cevap heyecan vericidir:
"Aşere-i Mübeşşere'den yani (Cennetle Müjdelenen On Sahabeden) biri olan okçuların pîri Sa'd ibni Ebi Vakkas!"
Peki, camiyi nura boğan cemaat? Okçular pîrinin anlattığına göre, ön saftakiler peygamberlerin, arka saftakiler evliyanın ruhlarıdır. Ashabın, muhacirînin ve bütün Kerbelâ şehitlerinin ruhları da hep orada. Mihrabın sağında oturan Hz. Ebubekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a), solunda oturan Hz. Osman (r.a) ve Hz. Ali (r.a)'dır. Mihrabın önündeki de Hz. Veysel Karâni. Müezzinlerin, dolayısıyla Evliya Çelebi'nin de piri olan Hz. Bilâl-i Habeşi (r.a), caminin solunda duvar dibinde oturmaktadır. Ve işte şimdi içeri kanlı elbiseleri ile girenler de Peygamberimiz (s.a.v)'in amcası olan Hz. Hamza (r.a) ve bütün şehidlerin mübarek ruhları!
Evliya Çelebi "Yâ sultanım, bu cemaatin bu camide toplanmalarının sebebi nedir?
Azak (Kırım) tarafında (Kırım Hanı Giray Hanın) mücahid askerleri sıkıntı içerisindedir. Bizde Resulullah  (s.a.v.) ile önderliğinde (mücahitlere) yardıma gideriz. Şimdi Resulullah  (s.a.v.) ile yanında torunları Hz.Hasan, Hüseyin ve oniki imamlar ile cennetle müjdelenen sahabelerle beraber gelip sabah namazının sünnetini eda ettikten sonra, Resulullah  (s.a.v.)  sana "kamet" getir, diye işaret edince, sende yüksek sesle kamet getir.
Selamdan sonra da Ayetü'l-kürsî'yi oku, Bilâl-i Habeşi Sübhanallah desin, sen Elhamdülillah, Bilâl Allahü Ekber desin, sen âmin âmin de. Ve cümle cemaat hep beraber tevhîd ederiz, Bundan sonra sen "Ve salli ala cemîi'l-enbiyâ ve'l-mürselîn ve'l-hamdüli'llâhi rabbi'l-âlemîn" de ve kalk, hemen mihrabda bulunan Hz. Muhammed (s.a.v)'in mübarek ellerini öp ve "Şefâat ya Resûlallah!" de.
Tam o sırada caminin kapısında bir nur şimşek gibi çakar ve her yer "nurla" dolar. Bütün cemaat ayağa kalkmıştır; Peygamberimiz (s.a.v.), torunlarından İmam Hasan (r.a) sağında, solunda da İmam Hüseyin (r.a) olduğu halde kapıdan içeri girer.  Yüzünde al şaldan bir örtü, elinde bir asâ (baston) vardır ve kılıcını kuşanmıştır. "Bismillah" diyerek mübarek sağ ayağını içeri atıp nikabını (yüzündeki örtüyü)  açar ve selâm verir:
"Esselâmü aleyküm yâ ümmetî!"
Camidekiler hep bir ağızdan Peygamberimiz (s.a.v)'in selâmını alırlar. Resulullah (s.a.v) mihraba geçip sabah namazının sünnetini kılarken Evliya Çelebi dehşet içinde tir tir titremekte, bu arada Peygamber (s.a.v)'in eşkalini dikkatle incelemektedir. Evet, aynen Hilye-i Hâkanî'de yazdığı gibidir: Destârı on iki kolanlı beyaz şal, gerdanında sarı sof şal, ayaklarında sarı çizmeler...
Peygamber (s.a.v) sünneti kılıp selâm verdikten sonra sağ eliyle dizine vurarak Evliya'ya "İkamet eyle!" buyurur. Evliya, segâh makamında "ikamet ve tekbir" eder. Resulullah (s.a.v) aynı makamda hazin bir sesle Fâtiha'yı okuyarak ruhlar cemaatine sabah namazını kıldırır. Selâmdan sonra Evliya Çelebi, Sa'd ibni Ebi Vakkas'ın tarifine göre Bilâl-i Habeşî ile müselsel müezzinlik yapar. Resulullah (s.a.v) mihrapta yanık bir sesle Yâsin-i Şerif okuduktan sonra ayağa kalkınca Sa'd ibni Ebi Vakkas (r.a), Evliya'yı elinden tutup huzura götürür ve der ki: "Âşık-ı sâdıkın ve ümmet-i müştâkın Evliya kulun şefaat rica eder!"
Ve ardından Evliya'ya döner:
"Mübarek dest-i şeriflerini bûs eyle!"
Evliya Çelebi büyük bir heyecan içindedir; ağlayarak Peygamberimiz (s.a.v)'in elini öper ve "Şefaat Ya Rasulullah" diyecek yerde Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in heybetinden ve güzelliğinden dolayı dil sürçmesi olur "Seyahat ya Resulallah!" der. Bu dil sürçmesi Resulullah (s.a.v)'in çok hoşuna gitmiştir; tebessüm ederek: "Şefaat ettim, sıhhat ve selâmetle seyahat eyle! Fâtiha!" buyurur.
Mübarek Kişilerin Ellerinin Kokusu
Camide bulunan ruhlar Fâtiha okuduktan sonra, Evliya Çelebi hepsinin ellerini bir bir öpmeye başlar. Evliya Çelebi'nin anlattığına göre Hz. Peygamber (s.a.v)'in mübarek eli gül gibi kokmaktadır ve sanki kemiksizmiş gibi yumuşacıktır. Diğer peygamberlerin elleri ayva kokusundadır. Hz. Ebubekir (r.a)'ın eli kavun, Ömer (r.a)'ın eli anber, Osman (r.a)'ın eli menekşe, Ali (r.a)'ın eli yasemin, Hasan (r.a)'ın eli karanfil, Hüseyin (r.a)'ın eli de beyaz gül kokusu vardır.
Evliya Çelebi camideki bütün ruhların ellerini öptükten sonra Hz. Peygamber (s.a.v) tekrar "Fâtiha" der; herkes yüksek sesle "seb'al-mesânî"yi (Fatiha Suresini)  okur ve "Esselâmü aleyküm eyâ ihvânûn" diyerek camiden çıkar; sahabeler de Evliya'ya hayır dualar ederek onu takip ederler. Sadece Sa'd ibni Ebi Vakkas (r.a) durur ve belinden sadağını çıkarıp Evliya Çelebi'nin beline kuşattıktan sonra şu öğütleri verir: "Yürü korkusuzca gaza eyle ve Allahın hıfzında (korumasında) ol. Sana müjde olsun ki, bu mecliste ne kadar mübarek ruhlarla görüşüp elini öptünse, cümlesini ziyaret etmek müyesser olur. Dünyayı gezen benzersiz gezen tek seyyahı olursun. Gezip dolaştığın memleketleri, kaleleri, ilginç ve garip eserleri, oraya ait olan meşhur yiyecek, içecek, giyecekleri anlatan bir eser yaz. Dünyada ve ahret de benim oğlum ol. Ekmek ve tuz hakkını gözet. Sadık bir yâr ol. Yaramaz kişilerle yâr olma. İyilerde iyilik öğren!"
Sa'd ibni Ebi Vakkas (r.a) bu öğütleri verdikten sonra, Ahi Çelebi Camii'nden çıkıp giderken Evliya Çelebi'ye "Önce bizim İstanbulcuğumuzu yaz!" dedi.
Derin bir inşirah ve büyük bir mutluluk içinde uyanan Evliya Çelebi, abdest alıp fecir namazını kıldıktan sonra Kasımpaşa'ya gider ve rüya tabircisi İbrahim Efendi'ye güzel rüyasını en ufak ayrıntıyı bile kaçırmadan anlatır. İbrahim Efendi'ye göre, Evliya seyyah olup bütün dünyayı dolaşacak ve öteki dünyada Resulullah'ın şefaatine nâil olacaktır. Bu tabirle yetinmeyen Evliya Çelebi, Kasımpaşa Mevlevihanesi şeyhi Abdullah Dede'nin tabirini de merak eder ve huzuruna varır.
Dede'nin tabiri daha gönül ferahlatıcıdır:
"On iki imamın ellerini öpmüşsün, dünyada azim sahibi ve başarılı olacaksın! Aşere-i Mübeşşere'nin ellerini öpmüşsün, cennete gireceksin! Çâr-yâr-ı güzînin ellerini öpmüşsün, dünyada bütün padişahların dostu olacak, sohbetlerinde bulunacaksın. Hazreti Resul'ün yüzünü görüp mübarek ellerini öpmüş, hayır dualarını almışsın, iki dünyada saadete ereceksin. İmdi, Sa'd Vakkas'ın nasihati üzere önce bizim sevgili İstanbul'umuzu yazmaya başla, yürü işin rast gele, el fâtiha!"
Evet sayın okuyucu, artık ipuçları ortaya çıktı, düğüm çözüldü dimi Evliya Çelebi'nin bu rüyasını gördüğü cami Ahi Çelebi Cami idi, yani şimdi belki binlerce defa önünden geçtiğiniz, belki dikkat bile edilmeyen, Haliç kıyısında, Ticaret Odası'nın şimdi üniversite olan binasının sağında olan bu ufacık, görüntüsü çok basit olan cami…

Ahi Çelebi Camii Tarihçesi

Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in maneviyatta Sabah namazını kıldığı ve kıldırdığı camii olarak bilinir. Ahi Çelebi Camii, Kanlıfırın Mescidi ve Yemişçiler Camii ismi ile de bilinmekte. 15.yüzyılda hikayemizin ilk bölümünde anlattığımız Ahi Çelebi Tabib Kemal tarafından yaptırılmış. Yemiş İskelesi'nde çıkan yangınlarda iki defa yanmış; ilk yangın 1539, ikincisi ise 1653'te olmuş. İkinci yangından sonra Mimar Sinan tarafından tamir edildiği için Tezkiretü'l-Enbiye'de O'nun eserleri arasında adı geçmekte. 1894 depreminde de hayli zarar görmüş ve onarım geçirmiş. Helal parayla yapılan bir camii olarak da meşhurdur. Evliya Çelebi'nin ünlü seyahat rüyasını gördüğü cami olması nedeniyle İstanbul'un manevi sahasında önemli yer tutmaktadır.



Ahi Çelebi Cami

Yıllarca kendi haline bırakılan, sadece o mıntıkanın esnafı ve insanı tarafından bilinen bu caminin etrafı lastikçiler, tiner çekenler, dilenciler ile doluydu. Cami içinde bile atılan lastikler, araba parçaları bulunurdu. Cami bakımsızlıktan harap durumdaydı. 5 yıl öncesine kadar burada çok kapsamlı bir tadilat ve restore yapıldı. Cami korumaya alındı, çevresi temizlendi.



Cami, tuğladan dört sivri kemer üzerine oturtulmuş, oldukça basık tek kubbeli. Son cemaat yeri altı kubbeli. Kubbeyi taşıyan sivri kemerlerin sağ ve sol üstlerinde sivri kemerli pencere izleri çıkmış. Binanın kare şeklindeki kubbe kasnağı çepeçevre bir demirle çevrilmiş. Büyük kemer içlerinde sağ ve solda dörderi kıble duvarında üç, mihrap duvarında ise iki üst pencere mevcut. Minare sağda yer almaktadır. İçerideki kapısı yüksekte olduğundan bir merdivenle ulaşılmakta. Minare kaidesi de bu geçide olanak vermek amacıyla dışarıdan kıbleye doğru uzatılmış.



Son cemaat yerinde minare tarafındaki duvardan bir kapı açılarak eklenti olan ilave binalara geçiş sağlanmış. Caminin cümle kapısı son derece basit. Mihrabı mermer plaklarla kaplanarak yenilenmiş. Sağdaki ilave yapı üzerinde bulunan çeşmenin kitabesi 1281/1864 tarihlidir. Binanın mimari açıdan önemi olmamakla birlikte, tarih açısından önemli bir yeri var. KESİNLİKLE VAR

Evet efendim, hikayemiz burada mutlu son ile bitmekte, güzel bir İstanbul sabahında Ahi Çelebi Camii adımlamamda büyük keyif aldım, Evliya Çelebi Üstada derin saygılarımı sundum. Cami'nin etrafı tertemiz olmuş, çimlerde kitabını okuyanlar, dinlenenler, sohbet edenler, çekirdek çıtlatanlar… Ama cami içi boş, hep boş… Buraya gelen cemaat sadece etrafta bulunan esnaf. Diğer cemaat ise genelde hemen karşı tarafta bulunan meşhur Rüstem Paşa Cami'ne gitmekte. Sizde benim bu yazımı okuyorsanız şimdi, zaten gezgin ruhlu birisiniz, gezmeyi seviyorsunuz anlamına gelir. Hadi durmayın, bir hafta sonu atlayın gidin ve görün. Evliya Çelebi Hazretleri belki