Sırt Çantalı Gezgin Ne Yapar, Nasıl Hareket Eder, Kimdir?

Bugüne kadar yapmış olduğum sırtçantalı seyahatlerde sırtçantalı gezgin ne demektir bana göre diye notlarımı almıştım. Aslında bir çok maddesi genel olarak konuşulan maddeler ama yollarda deneyimlediklerim ve yaşadıklarım açısından bir çok madde notlarıma düşmüş.

Devamı

12 BİN YILLIK SERÜVEN HASANKEYF

Sabah saat 8 gibi eski Mardin terminali'ne geldim. Henüz Midyat minibüsleri gelmemiş terminale.. Haziran ayının sıcaklığı buram buram yüzüme çarpmakta ve Mardin sıcağının ününü daha iyi anlıyorum. Hem sabah yorgunluğunu üzerimden atmak, hem de kendime gelmek için çay ocağına attım kendimi. Sıcak bir çay söyledim ve sarma bir cigara sardım kendime, Mardin usulü.. Bu coğrafyada herkes sarma tütün kullanmakta ve tütün gerçekten çok güzel..Çaycı yanıma geldi ve biraz beni süzdükten sonra kolumdaki dövmelere takıldı. Tahminen benimle aynı yaşlarda, bana bu kadar çok dövmeyi nerde yaptırdığımı sordu. Çok beğenmiş ve çok istiyormuş dövme yaptırmak. İstanbul dedim ve başladık istanbul'dan sohbet etmeye. Sabahın bu saatinde kaçınılmaz bir sohbet ortamı oldu bu.. Saat 9 gibi minibüsler gelmeye başladı. Hemen attım kendimi minibüse, 14 tl karşılığı Midyat'a gideceğiz. Hasankeyf için Midyat üstünden aktarma yapmam lazım. Minibüs çok çabuk doldu ve yola çıktık. Midyat yolu gerçekten çok güzel, minibüs kaymak gibi kaymakta yolda.. yaklaşık 1.5 saat sonra Midyat terminale geldik ama eski Midyat terminal burası…Minibüsten indiğim anda Midyat tüm tarihi güzelliği ve dokusuyla beni karşıladı ama bu sefer kalamayacağım burada, Hasankeyf beni bekler ve gerçekten zamanım yok… Hasankeyf minibüsleri ise 1 saat sonra kalkacakmış, mecburen Midyat sokaklarına daldım ve değişen ne var ne yok gözlemledim. Hayır bana göre değişen bir şey yok ama bu sefer gezdiğim tüm bölgelerde gördüğüm tadilat çalışmaları burada da devam etmekte.. Neden bunu kışın yapmazlar ki?…Tam sezonun başladığı yaz ayında tadilat olması ve gezilecek yerlerin kapalı olmasında ki mantık nedir, ben anlayamıyorum bunu. İlçe terminaline geri döndüm hemen ve Hasankeyf minübüsüne attım kendimi…7 tl karşılığında minibüsün ön koltuğunda püfür püfür esen rüzgar mayıştırdı beni… Yaklaşık 1 saat sonra Hasankeyf'e geldim. Donup kaldım bu karşımda duran güzellik ve doğa karşısında… Hasankeyf beni karşıladı, Dicle kollarını açtı…



Hasankeyf'te kalınacak bir otel var sadece, Hasankeyf Otel…Minibüsten indiğinizde hemen karşınızda tabelasını ve kendisini görebilirsiniz. O kadar ufak bir otel ki.. Beklentinizi fazla tutmayın yani…Ufak bir pansiyon desek daha mantıklı…Minibüsten indiğimde, yüzüme Haziran ayının daha da artan sıcağı vuruyor. Etrafım bir anda elinde kataloglar, kitaplar dolu çoçuklar, rehberlik yapılır diye bağıran gençler ile sarılıyor. Bana İngilizce hitap ediyorlar, biri-hey İspanyol diye bağırıyor. Aslında iyice uzayan sakalım, yanmış tenim ile bu benzetme normal… Çoçuklardan birine yanaştım ve bu kitap ne kadar dedim. Birden dondu kaldı, -abi sen Türk'sün dedi ve başladık gülmeye…Ya abi sen hiç bize benzemiyorsun, yabancı turiste benziyorsun dedi. Yıllarca yaptığım seyahatlerde ilk öğrendiğim şey o yörenin halkı ile kaynaşmak ve konuşmaktır. Bilmediğiniz o kadar çok noktayı öğretirler ki size… Gencin adı Süleyman ve 19 yaşında. Hadi bir çay içelim dedim ve en yakın çay ocağına attık kendimizi…O sırada karşı kaldırımda olan bir turistlik mağazada çalışan bir genç laf attı bana; hey, o masa çalışıyor mu? Diye…Yani herkese çay ısmarlıyor musun sen? Diye bölge adetinden soruyormuş. Kardeşim feda olsun, çayın lafımı olur dedim. Masamıza geldi. Adı Arif ve benimle aynı yaşlarda. Yaklaşık 1 saat sohbet ettik, hava sıcak, etraf tenha… Süleyman bana her tarafı gezdirmeyi teklif etti, karşılığında 50 tl istedi. Karşılıklı pazarlık sonucu 20 tl'ye anlaştık. Gün bittiğinde bunun harika bir fikir olduğunu bir kez daha anladım. Yolunuz Hasankeyf'e düştüğünde tek başınıza gezmeyi düşünmeyin, o kadar çok size yardımcı olacak bölge halkından çoçuklar var ki… Bilmediğiniz ve belki de hiç göremeyeceğiniz yerlere götürür sizi..Yollardayken edindiğim tecrübelerden biri de bu..

Raman dağlarının güney eteklerinde Dicle nehrinin iki yakasına kurulan bu büyüleyici ve adım başı tarih kokan yöre yapılan arkeolojik araştırmalara göre tam 12 bin yıl önce kurulmuş…Dicle'nin ilk uygar halkı olarak görülen Hurri Kabilelerinden sonra buraya Mitannin, Asur, Urartu, İskit, Med, Pers, Makedonya, Roma, Bizans, Abbasi, Selçuklu ve son olarak Osmanlıların egemenliğine girmiş, tam anlamıyla attığınız her adımda farklı bir tarih dokusu yaşatıyor bizlere…Sizi hayretler içinde bırakacak olan güzellikleri ile bekleyen Zeynelbey Kümbeti, Artuklu Köprüsü, Büyük Saray, Küçük Saray, İmam Abdullah Zaviyesi, Er Rızk Cami, İç Kale, Ulu Cami merhaba der uzaktan size…Sabırsızlanıyorum artık merhaba demek için bu muhteşem dokuya…

Vakit kaybetmeden yola çıktık. Çantamı Arif'in dükkana bıraktım. İstikamet Zeynelbey Kümbeti…Köprünün karşı tarafında yer alan bu kümbet yürüyerek 10 dk falan sürmekte…1462-82 yılları arasında bölgeye hakim olan Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan, Fatih Sultan Mehmet ile yaptığı Otlukbeli Savaşı'nda ölen oğlu için burayı yaptırmış. Gövde üzerinde kufi hatlı Arapça yazı ile Allah, Muhammed, Ahmet, Ali yazılı…ve gerçekten çok etkileyici…Bu yazı stilini İran-İsfehanda da görmüştüm. Bu yazıyı yazdığım 24 Haziran 2013 tarihinde Hürriyet gazetesinde okuduğum haberde bölgenin sular altında kalacağından bu kümbetin raylı sistem ile 750 mt taşınacağını okudum. Sulardan etkilenmeyeceğini yazıyor haber. Bekleyelim, görelim bakalım.



Zeynelbey Kümbeti

Bu kadar zengin bir tarihe ve esere sahip olmasına karşın Hasankeyf acılar içinde, Dicle açmış kollarını ağlamakta… Sahipsiz bırakılan tarihi yerler, eserler, insanımızın kendi tarihine sahip çıkmayışı ve bu kadar güzel ve önemli tarih dokusuyla bezeli bu yeri kendi haline ve kaderine terk etmiş olması beni çok üzdü yine… Yapılacak barajın konumu nedeniyle sular altında kalacak olan bu eşsiz yöre burada yaşayan halkı da ikiye bölmüş durumda…Yöre halkı yapılacak olan barajın kendileri için bir kazanç kaynağı ve toprakları için bir şans olarak görmekte ama diğer kesim ise biraz daha eskiye saygı gösterip bu güzelliğin yok olmasına karşı çıkmakta..Aslında tam da bu noktada benim aklımda olan düşüncede şu; Mardin yapılanırken eski Mardin muhafaza altına alındı ve Yeni Mardin bölgesi yapıldı, yada Safranbolu bölgesi modernleşmeye başladığında eski Safranbolu bölgesi de korundu, öyleyse 12 bin yıllık bir serüvene sahip olan Hasankeyf neden muhafaza altına alınmıyor, bu kadar zor mu? Turizm kaynağı olan bu yöre barajlar altında kaldığında, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki son doğal nehir ekosistemi konumunda olan Dicle Vadisi'nin yaklaşık 550 km'ye varan nehir yatağı da yok olacak.



Zeynelbey Kümbetinden hemen sonra Dicle'ye iniyoruz. Hemen 5 dk yürüme mesafesinde ve iyice artan sıcak havada ayaklarımı buz gibi suya sokup serinlemek, Dicle'ye merhaba demek istiyorum.

Aşağıya indiğimde yöre ufaklıklarının yüzdüğünü, balık tuttuğunu görüyorum. O sırada Süleyman bana sesleniyor. –Abi yaş nohut yermisin? Diye… Hani yeşil renkte ve demet demet satılan şu çitlembik gibi olan nohut…Ben daha cevap vermeden Süleyman gözden kayboldu, 5 dk sonra elinde koca 2 yaş nohut demeti yanıma geldi. Başladık çitlemeye, ama ayaklarımı o soğuk Dicle suyuna soktuktan sonra…



Aslında bölgenin hem Sit alanı olması, hem de baraj suları altında kalacak düşüncesi, ilçenin gelişimini çok engellemiş. Son yıllarda ülkemizde yapılan araştırmalarda bu kadar zengin bir tarihe sahip olan ilçenin, bu zenginliğe rağmen ülkenin en fakir üç ilçesinden biri olduğu belirlendi. Buna paralel olarak ta nüfus gerilemesi yaşayan bu doğa harikası ilçe son 15-20 yılda belirsiz politika ve söylemler yüzünden dramatik bir ortama sahip olmuş. Aslında cafe'de sohbet ederken bu sonucu ortaya çıkaran güzel bir örneğe de şahit oldum. İsmi lazım değil, ülkemizin büyük turizm turlarından birisi yine bir otobüs yerli turisti ilçeye getirmiş ve sadece 1 saat kaldıktan sonra hareket noktası olan cafe'de toplamış. Bu tura katılan bir bayan şunu söylüyordu; Eeee, ben bir şey anlamadım ki bu Hasankeyf gezisinden, 1 saat kaldık ama bu kadar mı yani burası?

İşte bu cümle aslında her şeyi açıklayan bir cümle. O Hasankeyf ki değil 1 saatte, 1 hafta boyunca gezseniz bile bitmez size gösterdikleri, attığınız her adımda bir başka medeniyet açar kollarını, buyur eder sizi tarih sahnesine..Oysa ne kadar acı ki tur acentaları bile sadece bir Büyük Kale, Zeynelbey Kümbeti, Artuklu Köprüsü, Küçük Saray gezisinden sonra turu bitirir, ve rotayı Mardin yada Midyat'a kırar…Ama o kadar çok gezilecek yer vardır ki Hasankeyf'te..Artuklu köprüsü ayaklarında Dicle'nin buz gibi sularında Hasankeyf'li çocuklularla yüzmek, balık tutmak, kahkalar atmak paha biçilmezdir, İç Kale eteklerine tırmanmak bile sadece en az 2 saat sürmekte ve yukardan o muhteşem manzaraya baktığınızda Hasankeyf'in size tebessümle ve mutlulukla baktığını görmek bambaşka bir duygu yaşatır size..Ufacık ama tarihi çarşısında adımlarken yöre halkı size durmaksızın çay ikram eder, bir cigara sarar Hasankeyf usulü..Onlar İstanbul'u dinlemek ister, siz Hasankeyf'i…



Dicle'nin soğuk sularında yapılan muhteşem ayak masajı ve bol kahkahalı sohbet sonrasında hemen dibimde yer alan Artuklu Köprüsüne yöneliyorum. Yapılış tarihi kesin olarak bilinmiyor. Ama ayaklarında yer alan kabartma figürlerden Artuklular dönemine ait olduğu kabul ediliyor. Günümüzde sadece iki kemer ve iki orta ayak var, ve iki ayak arasındaki mesafe 40 mt. Gerçekten çok etkileyici ve aslında bana göre Hasankeyf bu köprü ile taçlandırmış kendini…Ve yine çok komik bir şey; bu köprü ayağında bir aile yaşıyor, evet evleri bu köprü ayağının üzerinde. Adamın elinde 200 yıllık Osmanlı tapusu varmış ve devlet adama en az 10 dava açmış ve hepsini de adam kazanmış. Şimdi burada yine yaşamına devam etmekte. Çok ciddi paralar teklif edilmiş ama son güne kadar çıkmayacağım demiş buradan. Uydu anteni bile kurmuş bu köprüye, tarihi bilinmeyen bu muhteşem esere, uydu anteni kurmuş… Siz zahmet etmeyin, ben ağladım;(



Bir varmış, bir yokmuş…Günlerden birgün, Balıkçı Abdullah Dicle'nin sularına bir gül atmış…diye başlar Hasankeyf masalı…Dinledikçe hüzünlenir, dinledikçe bir cigara daha sararsınız farkında olmadan..Ve bir bakarsınız İstanbul'a dönüş zamanı geldiğinde ayaklarınız geri geri gider, aklınız Hasankeyf'te kalır. Son bir kez köprü üstüne çıkar, bir demet yeşil nohut alır ve çıtlamaya başlarsınız. Ayaklarınızı buz gibi Dicle nehrine sokar ve yukarda cafelerde çay içenlere el sallarsınız, Kafanızı kaldırıp Büyük Kale'ye baktığınızda Balıkçı Abdullah'ın masalını hatırlarsınız ve yüzünüzde bir tebessüm ile '' Hasankeyf bekle beni, bir daha geleceğim yanına, özlemim dayanılmaz olduğunda atacağım kollarına kendimi'' sözleri istem dışı dökülür dudaklarınızdan.. Hasankeyf vefalıdır, bekler sizi…

Süleyman ile sonrasında Büyük Saray yoluna koyulduk. Bu kompleks Roma döneminde yönetim ve iç kale savunması, muhafız birliklerinin barındığı bir askeri garnizon niteliğinde yapılmış. Ve bin lanet, tadilatta…İçeri giremiyorum, tepeye çıkamıyorum. Ben içimden deli gibi söverken Süleyman seslendi;-Abi moralini bozma, seni öyle bir yere çıkaracağım ki tam tepesinden göreceksin Büyük Saray'ı ve fotoğraf çekeceksin. Başladık büyük tepenin eteğinden içeri girmeye…Girdiğimiz derin kanyonlarda yaklaşık 5000 kadar irili ufaklı mağaralar bulunmakta ve gözlerime inanamıyorum, çünkü bu yapıların aynısını İran-Tebriz Kendovan'da da görmüştüm. Dik kayalar, dar geçitler, dehlizlerden geçiyoruz. İşte bu arada anlıyorsunuz iyice, bu bölgeden bir kişi eşliğinde gezinin tadına doyum olmuyor. Kayalarda farklı renklerde kertenkele ve yılanlar görüyorum. Hepsi de bu sıcak havada kayalar üstünde güneşleniyor. Bu bölgede pek zehirli yılan yokmuş. Rahatlıyorum, yılandan korkmam ama ayağımda sandalet var, yine de bir kaza geçirmek istemem bir ısırıkla…Yaklaşık 50 dk boyunca tırmandıktan sonra en tepede bir dar bölgede durduk. Aksi gibi çantayı aşağıda bırakmıştım ve bir şişe su almayı bile akıl edemedik. Ama gördüğüm manzara karşısında tüm susuzluğumu unuttum. Hemen aşağıda tüm Hasankeyf tüm haşmetiyle bana el sallıyor, hemen karşımda tepede Büyük Saray, ucunda bulunan Küçük Saray ve İç Kale…Ağzım kulaklarımda deli gibi fotoğraf çekmeye başlıyorum.



Küçük Saray; 1328 yılında yapılan bu saray kaya küylesinin yontulması ile yapılmış. Penceresinde bulunan gücü simgeleyen iki aslan kabartması dışında tamamen tahrip olmuş.



İç Kale; 35 mt yükseklikteki çok dik yamaç ve uçurumlarla doğal bir kaya kütlesi üzerine kurulmuş. Bu kaleye çıkmak için aşağıdan tam 7 kapı varmış farklı noktalarda ama hepside kapalı yada binlerce yıldan neredeyse kullanılmaz hale gelmiş. Bunlar dışında bu kaleye ulaşmanın kesinlikle bir yolu yok yani fethedilmesi nereyse imkansız. 2000 kadar mağara konut var burada. Tam bir şehir statüsünde olan bu kale Romalıların doğuda yaptıkları en sağlam kale. Ve burası 1970 yılına kadar bölge halkı tarafından kullanılıyormuş. Harika bir manzara ve o kadar çok fotoğraf çekiyorum ki…Süleymanı tamamen unuttum… Ve İç Kalenin hemen yanında yer alan Ulu Cami…Kalenin en yüksek yerinde bulunuyor, Roma döneminde yapılan bir tapınak üstüne kurulmuş. Minaresinde 1325 ve 1396 yıllarına ait kitabeler bulunmakta. Sadece zoom yaparak çektiğim fotoğraflar bile bana büyük bir haz yaşatmakta…Yanına kadar çıkamasam da uzaktan sevmek en güzeli işte…

Yaklaşık 2 saat kadar kaldık yukarda, ve aşağıya inme zamanı geldi. Geldiğimiz aynı yollardan geri döndük, Süleyman tam bir ayaklı navigasyon;) Hem zamandan hem de bilgiden kazanıyorum onun sayesinde. Artık ara ilçe sokaklarına girdim ve karşımda Sultan Süleyman Külliyesi. Eyyübi Sultanı Süleyman tarafından 1407 yılında yapılmış. Üzerindeki işleme ve hat sanatı olağanüstü güzel. Külliyenin hemen doğu ucunda 1432 yılında ölen sultan Süleyman'ın mezarı var.



Tempoyu arttırdık çünkü ortam kalabalık olmaya başladı. Yerli ve yabancı turistler akın akın sokaklara dökülmeye başlamış ve rahat rahat fotoğraf çekme imkanım kalmayacak birazdan, hemen hızlıca Hasankeyf'in sembolü ve beni etkileyen, saatlerce izleyebilirim duygusunda bırakan Er Rızk Cami'ne vardık. 1409 yılında Eyyübi Sultanı Süleyman tarafından yaptırılmış. Kitabenin hemen altında bitkisel süsler içinde Allah'ın 99 ismi yazılmış. Kufi hatlı Arapça yazılar ve süslemeler çok güzel.



Artık çarşıya indik. Arif'in yanına uğradık ve bu sefer o bize bir yorgunluk çayı söyledi, bana da bir sarma cigara sardı. Şaka bir yana iyi alıştım bu sarma cigaraya ben…Neyse İstanbul'a döndüğümde sigarayı bırakacağım telkiniyle çayın yanında yaktım bir güzel… Süleyman'da yorulmuş hani…Ayaklarımdan sandaletleride çıkardım, nasıl rahatladı ayaklarım. Hava sıcaklığı da arttı bayağı. Saat 15.32.

Son olarak köprü başında yer alan İmam Abdullah Zaviyesi ziyaretinde bulundum. Hz. Muhammed'in amcasının oğlu Caferi Tayyar'ın oğlu olan bu zat bölgede büyük bir saygı görmekte. Türbe tadilatta ama içeri giriş serbest. Ve en sonunda Hasankeyf geziminde sonuna gelmiş bulundum böylece…



Hasankeyf sabah 8 yada 9 gibi başlasanız, rahat rahat doya doya yaklaşık 5 saat kadar süren, insanda en ufak bir sıkılma yaratmayan, aksine korkunç bir haz ve mutluluk uyandıran doğa harikası ve tarih zengini bir ilçe. Arif'in dükkana tekrar geri dönüyoruz, son bir çay içiyoruz, sohbet ediyoruz. Süleyman'a 20 tl veriyorum.-Abi seni çok sevdim, ben bu parayı almam diyor. En sonunda binbir dil dökerek verdim parayı. Beni minibüse kadar yolcu etti. Bu arada Midyat minibüsleri Batman üzerinden geliyor ve 1 saatte bir minibüs var. En sonunda gelen minibüse biniyorum Süleyman ile vedalaşarak, ve Midyat'a doğru yola çıkıyorum.

Yok olmadan lütfen gidin bu muhteşem güzellik ve tarihe sahip olan ilçeye, yorulana kadar gezin, adımlayın, gezin çarşısında, sonra atın kendinizi bir çay ocağına.. Dicle'nin soğuk sularına sokun ayaklarınızı, konuşun Artuklu Köprüsü ile..Belki bir daha bunları yaşayamayacaksınız, bir dahaki sefer olduğunda sevimsiz bir duvar kütlesi karşılayacak sizi, Ilısu Barajı..

Midyat'a vardım ve hemen Mardin minibüsüne atladım. Yine kısa bir yolculuktan sonra Mardin'e varıyorum. Buradan eski terminale gittim ve Diyarbakır için minibüse bindim. Her 1 saatte bir minibüs var. En mantıklısı bu, Diyarbakır'da arkadaşım Deniz bekliyor beni. 1 gece kalacağım yine ve sabahında Şanlıurfa'ya geçeceğim. Bu arada saat 19.45. Ve Diyarbakır'a yolculuğum başladı. Ve yavaş yavaş gözlerim kapanmaya başladı yorgunluktan, ayaklarım sızlıyor;) ama tatlı bir sızı bu ve bu sızıyı çok seviyorum