Sırt Çantalı Gezgin Ne Yapar, Nasıl Hareket Eder, Kimdir?

Bugüne kadar yapmış olduğum sırtçantalı seyahatlerde sırtçantalı gezgin ne demektir bana göre diye notlarımı almıştım. Aslında bir çok maddesi genel olarak konuşulan maddeler ama yollarda deneyimlediklerim ve yaşadıklarım açısından bir çok madde notlarıma düşmüş.

Devamı

KONYA GEZİ NOTLARI

Konya demek Mevlana demek, Konya demek tarih demek, Konya demek inanç turizmi demek… Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul etmiş. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

Hz. Mevlânâ'nın Vasiyeti

Size, gizlide ve açıkta Allah'tan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az konuşmayı, isyan ve günahları terk etmeyi, oruç tutmayı, namaza devam etmeyi, sürekli olarak şehveti terk etmeyi, bütün yaratıklardan gelen cefaya tahammüllü olmayı, aptal ve cahillerle oturmamayı, güzel davranışlı ve olgun kişilerle birlikte bulunmayı vasiyet ediyorum. İnsanların en hayırlısı, insanlara yararı olandır. Sözün en hayırlısı, az ve anlaşılır olanıdır.

Konya gezi notlarıma böyle bir başlangıç yapmak istedim. Konya'ya 2 defa gelmiştim daha önceki yıllarda ama detaylıca gezme fırsatım hiç olmamıştı. Bu yıl düzenlenen 13 Aralık - 14 Aralık 2014  tarihlerinde Mevlana'yı anma törenleri kapsamında 741. Vuslat Yıldönümünde hemen bir Konya gezisi planladım. Bu sefer yanımda çok sevdiğim arkadaşım Cüneyt ile yollara düştük. Sabah saat 05.30 gibi Konya otogarına indik. Kısa bir çay molası verdik ve Konya'yı adım adım gezmek için hazırladığımız plana uygun olarak harekete geçtik. İlk durağımız tabiî ki Çatalhöyük idi. 

ÇATALHÖYÜK

Çatalhöyük önemli, hem de çok önemli… Dünya tarihini değiştiren bir yerleşim yeri buluntusu. Buna rağmen bu kadar tarihte önemli bir yere sahip olan Çatalhöyük'e ulaşım neredeyse yok. Başka bir ülkede olsa baş tacı edilecek olan bu bölge maalesef yine değeri bilinmeyen bir buluntu konumunda ülkemizde. Çatalhöyük'e gitmek için ilk önce Konya otogarının önünden kalkan Eski Garaj minibüsüne binmeniz lazım. Yaklaşık 45 dk sonra Eski Garaj'da inip Çumra minibüsüne binmelisiniz. Yaklaşık 45 dk sonra Konya'nın şirin ve ufak ilçesi Çumra'da olacaksınız. Bizde aynen böyle yaptık ve saat 08.00 gibi Çumra'da olduk. Hava sabah soğukluğunu hissettiriyor yollarda kimseler yok. İşin komik tarafı Çatalhöyük'e giden bir minibüs, otobüs falan da yok. Çumra'dan yaklaşık 11 km daha yol almamız lazım. Cüneyt ve ben otostop çekmeye başladık. Fakat sabahın bu saatinde bu 2 deli kim diye bakıp, yanımızdan korna çalıp geçenleri anlayabiliyorum tabi. En sonunda ilçe çıkışında bir fırın önünde ben ekmek almak için durmuş bir kamyonete yanaştım. Sürücü'nün camını çalıp nasıl Çatalhöyük yapabiliriz diye sordum. 5 dk içinde de bizden bahsettim. Adamcağız oğlunu fırına göndermiş bekliyor. O 5 dk içinde ufaklık geldi ekmekleri almış. Adam atlayın dedi yarı yola kadar ben bırakayım sizi. Atladık arabaya. O kadar güzel bir sohbet oldu ki adamcağız bizi Çatalhöyük'ün kapısına kadar bıraktı. Teşekkür üstüne teşekkür ettik ve Çatalhöyük yerleşim yerine geldik.



Çatalhöyük Orta Anadolu'da, Konya ilinin Çumra ilçesi sınırları içinde günümüzden 9.400 yıl önce iskan edilmiş, çok geniş bir Neolitik Çağ ve Kalkolitik Çağ yerleşim yeri. Doğu ve batı yönlerinde yan yana iki höyükten oluşmakta. Doğudaki Çatalhöyük (Doğu) olarak adlandırılan yerleşme Neolitik Çağ'da, Çatalhöyük (Batı) olarak adlandırılan batıdaki höyük ise Kalkolitik Çağ'da iskan görmüş. Doğu yerleşimini, en son Cilalı Taş Devri sırasında ovadan 20 metre yüksekliğe kadar ulaşan bir yerleşim birimi oluşturmakta. Ayrıca, batıya doğru da ufak bir yerleşim birimi ve birkaç yüz metre doğuya doğru da bir Bizans yerleşimi bulunmakta. Höyükler kabaca 2 bin yıl kesintisiz iskan edilmiş. Tam 2000 yıl… Özellikle neolitik yerleşimin genişliği, barındırdığı nüfusu, oluşturduğu güçlü sanat ve kültür geleneği ile son derece dikkat çekici. Yerleşimde 8 bin üzerinde insan yaşadığı kabul edilmekte. Çatalhöyük'ün diğer neolitik yerleşimlerden temel farkı, bir köy yerleşmesini aşıp kentleşme evresini yaşamakta olmasıdır. Dünyanın en eski yerleşimlerinden biri olan bu yerleşimin sakinleri, ilk tarımcı topluluklardan da biri aynı zamanda. 



İnsanlığın gelişiminde önemli bir evre olan yerleşik toplumsal hayata geçişle birlikte, tarımın başlangıcı ve avcılık gibi önemli sosyal değişim ve gelişmelere tanıklık eden Çatalhöyük Neolitik Kenti, Doğu Höyüğü olarak M.Ö. 7400 ve 6200 yılları arasına tarihlenen 18 Neolitik yerleşim katmanından oluşmakta. Söz konusu katmanlarda, sosyal örgütlenmeyi ve yerleşik hayata geçişi simgeleyen duvar resimleri, rölyefler, heykeller ve diğer sanatsal öğeler yer almakta. Tüm bu buluntular ise Konya Arkeoloji Müzesi ve Ankara'da bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmekte. Batı Höyüğü ise M.Ö. 6.200 ve 5.200 yılları arasına tarihlenen Kalkolitik Döneme ait kültürel özellikler göstermekte. Bu özellikleriyle Çatalhöyük, aynı coğrafyada 2000 yıldan fazla bir süredir var olan köylerden kentsel hayata geçişin de önemli bir kanıtı aynı zamanda. Çatalhöyük'teki içlerine çatılardan girilen birbirine bitişik evler ile sokağı olmayan yerleşim ünik bir özellik sergilemekte. Ortadoğu ve Anadolu'da diğer Neolitik alanlar bulunmuş olmasına rağmen, Çatalhöyük Neolitik Kenti, kalıntıların boyutu, yaşayan toplumun yoğunluğu, güçlü sanatsal ve kültürel gelenekler ve zaman içindeki sürekliliğin benzersiz bileşimi ile olağanüstü evrensel değer taşımakta. İşte bundan dolayı 2009 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi'ne önerilmiş ve insanlık tarihine ışık tutan Çatalhöyük Neolitik Kenti, 2012 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi'n alınmış.

Çatalhöyük 1958 yılında J.Mellart tarafından keşfedilmiş, 1961-1963 ve 1965 yıllarında kazısı yapılmış. Yüksek tepeni batı yamacında yapılan çalışmalar neticesinde 13 yapı katı açığa çıkartılmış.



En erken yerleşim katı (1) ise M.Ö. 5500 yıllarında tarihlenmekte. Stil Kritik yolu ile yapılan bu tarihleme, C14 metodu ile de doğrulanmış. İlk Yerleşme, ilk ev mimarisi ve ilk kutsal yapılara ait özgün buluntuları ile insanlık tarihine ışık tutan bir merkez. Yapılarda kullanılan malzeme kerpiç ağa ve kamış olmuş.



Çatalhöyük'te 1996 yılına kadar kazılar yapılmamış bu yıldan itibaren üç yıldır İngiliz Arkeoloji Enstitüsü tarafından Ian Hodder başkanlığında kazılar devam etmekte. Bulunan kazı eserleri ise Konya Arkeoloji Müzesine teslim edilerek bir kısmı teşhir edilmekte diğerleri ise depolarda koruma altına alınmış durumda.







Bu arada Çatalhöyük girişinde o zamanlarda kullanılan bir evin örnek hali yeniden inşa edilmiş. Bu eve girip baktığınızda günümüzden 8000 yıl öncesinin ev yaşayışı hakkında bir gözlem yapma şansınız olabiliyor. Özellikle Bukranyum denilen boğa başı figürleri çok ilginç.



Bunlar, boğaların boynuzları dahil kafataslarının sıva ile kaplanması ve ardından bu başların duvarlara monte edilmesiyle oluşturulmuşlar.



Çatalhöyük arkeoloji alanını gezimiz yaklaşık 1 saat sürdü. Bu arada biz nasıl geri döneceğimizi düşünürken bir yabancı misafirini gezdiren arkeolog bir arkadaş ile tanışma imkanı buldum. O da Konya'ya birazdan geri döneceğini ve istersek bizi de götürebileceğini söyledi. Tabi Cüneyt ve ben balıklama atladık teşekkür nidaları eşliğinde. Çatalhöyük'te beklentinizi fazla tutmayın. Müzekart soran falan da olmadı. Özellikle kış aylarında buraya gelen insan sayısı neredeyse yok denecek kadar az ve ulaşım çok problem. Ama yaz aylarında çok sık yabancı turist geliyormuş. Arkeoloji alanının bekçisi ise çok kafa dengi ve arkadaş canlısı bir insan.

Gezimiz bittikten sonra arkeolog arkadaşın arabasına atladık ve Konya'ya döndük. Bugün şanslı günümüzdeyiz. Hiç vakit kaybetmeden Konya şehir merkezinde bulunan Aziziye Camii'ne geldik.

AZİZİYE CAMİİ

Konya çarşının tam ortasında bulunan bu cami muntazam kesme Gödene Taşı ile yapılan bir Osmanlı mimarisinin çok nefis bir eseri. Yerindeki 1671-1676 yılları arasında Şeyh Ahmed eliyle yaptırılan camii yandığı için (1867) Sultan Abdülaziz'in annesi Pertenihal adına yeniden bugünkü Camii yaptırılmış ve bu adla anılmış. (1874)





Cami görüntüsü ve Türk Baroku uslubu ile çok dikkat çekici. Altı mermer sütuna oturan üç kubbeli son cemaat yerinin iki ucunda kaideleri şadırvanlı iki minaresi dikkat çekmekte.





Küçük bir cami olmasına rağmen taş ve mermer işçiliği bakımından eşsiz bir görünüm arz etmekte. Bulmaca çözenler iyi bilir, bulmacalarda, "Pencereleri kapısından daha büyük olan cami hangisidir?" sorusunun cevabı, Aziziye Camii'dir.

Küçük bir cami olmasına rağmen taş ve mermer işçiliği bakımından eşsiz bir görünüm arz etmekte. Bulmaca çözenler iyi bilir, bulmacalarda, "Pencereleri kapısından daha büyük olan cami hangisidir?" sorusunun cevabı, Aziziye Camii'dir.

 

Cami içindeki hünkar mahli işlemeleri ise çok güzel bir ince işçilik örneği.

SAHİP ATA CAMİİ

Külliyenin kuzeyinde yer alan cami eski Konya surunun Larende kapısı civarında olduğu için Larende Camii olarak da adlandırılmakta. Sultan 2.İzzettin Keykavus'un hüküm yıllarında (1258) Sahip Ata Fahrettin Ali tarafından yaptırılmış.



Resimde tek minaresi bulunan bu camii kapısının sol tarafında da aynı minareden varmış ilk yapıldığı yıllarda. Minarede bulunan muhteşem çinilerle dizayn edilmiş işlemeler nefis.



Aralık ayı olmasından dolayı hava kapalıydı ve fotoğraflar gerekli canlılıkta olmadı, ama minareyi canlı gözlerle gördüğünüzde ne demek istediğimi anlayacaksınız. Dakikalarca baktım durdum bu ince işçiliğe ve özellikle giriş kapısında bulunan o taş işçilikteki mükemmeliyetçiliğe… Nefis bir görsellik.



Fakat burada dikkatimi çeken farklı bir şey oldu, minarenin ve giriş kapısının oturtulduğu ana temelin üstünde Roma dönemi mermerleri bulunmakta. Medusa kabartmalı bu mermerlerin üstüne oturtulan minare ve kapı temeli Konya'da bulunan bir çok Selçuklu yapısında gözüken bir özellik aslında.







SAHİP ATA VAKIF MÜZESİ ESERLERİ 

Cami'nin hemen arkasında ise Selçuklu dönemine has firuze, patlıcan moru, kobalt mavisi çinilerle kaplı, kendisi anıt müze konumunda olan Sahip Ata Vakıf Müzesi bulunmakta. Vakıflar Genel Müdürlüğüne bağlı cami ve mescitlerden getirilen tarihi eser niteliği kazanmış teberrukat eşyalarından örnekler sergilenmekte burada.



Eser grupları arasında; Konya Alaaddin camii'ne ait halı ve kilim örnekleri, el yazması Kur'an-ı Kerimler, kitaplar, hat levhalar şamdanlar, sancak, sakal-ı şerif, saat, çini parçaları,Beyşehir Eşrefoğlu Camiine ait Vaaz Kürsüleri, kapı panelleri sergilenmekte.



Burada yer alan lahitlerde ise Sahip Ata Fahrettin Ali, onun büyük ve küçük oğlu, kızı ve torunları yatmakta. Lacivert çini üzerine kabartma olarak sandukanın baş tarafın alt sırasından başlayarak Bakara Suresinden Ayetel Kürsi 256.ayetin sonuna kadar yazmakta.





Müzenin tam ortasında ise o zamanlarda kullanılan ve su ihtiyacını karşılayan su kanalının arkeolojik buluntusu sergilenmekte. Üstü cam muhafazalı bu neredeyse 800 yıllık kanalın günümüzde bile sağlam durması şaşırtıcı.



İNCE MİNARE MÜZESİ

Müzeden çıktıktan sonra bu seferki yönümüz İnce Minare Müzesi oldu. Konya merkezde Alaaddin camiinin batısında Selçuklu veziri Sahib Ata Fahreddin Ali tarafından hadis ilmi okutulmak üzere 1254'de kurulan İnce Minare Medresesi özellikle taş işçiliği ile eşsiz bir Selçuklu mimarisidir. Mimarı Kelük bin Abdullah olan medresenin Selçuklu taş işçiliği Şaheserlerinden olan taç kapısı üzerinde kabartmalı geometrik ve bitkisel bezemelerle birlikte Selçuklu sülüsüyle yazılmış "Yasin ve Fetih" sureleri bulunmakta. Girişte müzekart geçmekte.





Minare kaidesi kesme taşla kaplı tuğla malzeme kullanılarak yapılmış. Yarı piramit formlu üçgenle ve on iki köşeli, gövde köşeleri turkuaz mavi sırlı tuğladan yapılmış çift şerefeli. Minare ve kapı girişinde bulunan taş işlemeler adeta inci gibi işlenmiş. Müzenin eski halinin fotoğrafı ise aşağıda.





1901 'de yıldırım düşmesiyle birinci şerefeye kadar yıkılmış. 1956 yılında müze olarak açılan medresede Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemine ait taş ve ahşap eserler teşhir edilmekte. Bu eserler arasında Konya kalesi'ne ait yüksek kabartma rölyefler, çeşitli ahşap malzemeye oyma tekniği ile yapılmış geometrik ve bitkisel motiflerle bezenmiş kapı ve pencere kanatları, ahşap tavan göbeği örnekleri ve mermer üzerine işlenmiş mezar şahidesi ve sandukalar bulunmakta.





Selçuklu Dönemi Güneş Saati

Başkenti Konya olan Selçuklu'ların sembolü çift başlı kartal ve kanatlı melek figürlerinin en güzel mermer kabartma örnekleri de bu Müze'de sergilenmekte.







Bu müze gerçekten attığınız her adımda nefis bir tarihi eseri barındırmakta. Biz gittiğimizde çok kalabalıktı. Öyle kısa sürede gezilebilecek bir müze değil. Bizde hakkını verdik gerçi, yaklaşık 1 saat boyunca gezdik müzede. Özellikle Selçuklu dönemi taş işçilik eserleri çok muhteşem.



İnce Minare Müzesi çıkışı birer simit aldık, meydana geldiğimizde ise tek ahşap minareli barok tarz stili ile yapılmış ufacık, şirin bir cami daha gördük. Fotoğrafladım ama hızlı adımlarla vakit kaybetmeyelim dediğimizden gezme fırsatım olmadı.



ALAADDİN CAMİİ

İnce Minare Müzesi çıkışında aynı yolu takip ettiğinizde Alaaddin Tepesi'ni göreceksiniz. İşte o tepede bulunan Alaaddin Cami Anadolu Selçuklu Devri Konya'nın en büyük ve en eski camiisidir. Şehrin merkezine yüksekçe bir höyük olan Alaadin Tepesi üzerinde inşa edilmiş. Selçuklu Sultanı Rükneddin Mesud I'in son zamanlarında başlanılmış, Kılıçaslan II (1156-1192) devrinde inşaatına devam edilmiş, Sultan Alaeddin Keykubad I tarafından 1221 yılında tamamlanarak hizmete açılmış.







Camii İslam mimarisi yapı tarzında inşa edilmiş. Üzeri ağaç ve toprakla örtülmüş. İçerisi adeta sütunlar ormanını andırmakta. Bizans ve klasik devirlere ait 41 taş mermer sütundan oluşmakta.





Cami içinden geçerek yan tarafta bulunan avluya çıkıyorsunuz. Bu avlunun seyir terasında güzel bir Konya manzarası görebilirsiniz. Gerçi güvenlik pek izin vermiyor ama işte o anki durumlarına bağlı.

SULTANLAR TÜRBESİ

Alaeddin Camii içinde kuzeyde, klasik Selçuklu türbeleri tipinde inşa edilmiş olan Sultanlar Türbesi, gövdesi kesme taşlardan on yüzlü prizma şeklinde yükselmiş, üzeri tuğladan on köşeli bir piramitle örtülmüş. Türbe, Sultan Kılıçarslan tarafından yaptırılmış.





Türbede sekiz çinili sanduka var. Bu sandukalarda ise Selçuklu Sultanları; Sultan Mesud I, Kılıçarslan II, Rükneddin Süleyman II, Gıyaseddin Keyhüsrev I, Alaaddin Keykubat I, Gıyaseddin Keyhüsrev II, Kılıçaslan IV, Gayseddin Keyhüsrev III yatmakta.

SELÇUKLU KÖŞKÜ

Alaaddin Tepesini çeviren iç kalenin hemen karşısında meşhur Selçuklu Köşkü'nü göreceksiniz. Köşk, Alaaddin Keykubat I zamanında genişletilerek tamir edilmiş, kare bir plan üzerine harç ve tuğlalarla iki kat olarak yapılmış, altı kat kerpiç ve molozlarla takviye edilmiş.. Köşk bugün harap olmuş bir duvar parçasından ibaret. Son defa 1961 yılında bu tek duvarın beton bir şemsiye ile muhafazası yoluna gidilmiş. Yapıldığı ilk yıllarda köşkün içi ve dışı son derece zengin çiniler ile bezenmiş. Bu çinilerden günümüze kadar gelenleri Konya Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmekte.



Konya gezimiz son derece zevkli geçiyordu. Tepeden indik ve tekrar merkeze doğru adımlamaya başladık. Karşımıza Konya'nın kardeş şehri olan Bosna Hersek'in başkenti Saraybosna'da bulunan ve buranın sembolü olan nadide Osmanlı eseri sebilin aynısı çıktı. Kültür Park girişinde bulunan sebilin maliyeti, Saraybosna Belediyesi ile Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından ortaklaşa karşılanmış. Sebili görünce aklıma Saraybosna günlerim geldi.



Konya'da bulunan sebil



Saraybosna'da bulunan sebil

AZİZ PAVLUS KİLİSESİ

Merkeze adımlarken karşımıza Aziz Pavlus Kilisesi çıktı. Halbuki Konya gezisi araştırması yaptığımda hiç bu kiliseden söz edilmemişti. Kilise biz gittiğimizde kapalıydı. Kilise hakkında yaptığım araştırmada ise tarihteki önemini fark ettim.



Pisidya'nın Antakyası şehrinden kovulan Aziz Pavlus, Anadolu'ya yaptığı ilk misyonerlik gezisi esnasında Ikonium'ya (Konya) gelmiş. Coğrafi durumu dolayısıyla, Galatya'nın bu şehri, o bölgeye yerleşen topluluklar için önemli bir yer tutmuş ve çoğu zaman başkent görevini üstlenmiş. Buraya gelen Aziz Pavlus İncili tanıtmaya başlamış ve gayet dindar bir hıristiyan toplumunu oluşturmuş. Yahudilerin düşmanlığı kendisinin bir müddet sonra oradan uzaklaşmasına neden olmuş. Yine de topluma cesaret vermek ve iyiliğe teşvik etmek üzere daha sonra birçok kez oradan geçmiş. İşte bu kilise Aziz Pavlus'un hatırasına ithafen 1910 yılında, burada uzun yıllar boyunca çalışmış olan fransız teknisyen ailelerine dini yardım ve desteği veren Rahipler tarafından inşa edilmiştir ve bu şehirdeki pek çok kilise arasında ayakta kalan tek kilise olmuş. Diğerleri yıkılmış veya hıristiyan topluluğu azaldıkça, camiye dönüştürülmüş.

Konya sokaklarında eski Konya evleri arasından geçerken attığımız her adımda tarihin dokusunu hissetmek bu şehrin önemini bir kez daha hatırlatıyor bana.





HASBEY DAR'ÜLHUFFAZI 

Gaziâlemşah Mahallesinden Arkeoloji Müzesi'ne giderken karşılaştığımız bu eser Karamanoğlu Mehmet II devrinde Hacı Hasbey oğlu Mehmet bey tarafından (1421) "Hafızlar Evi" olarak yapılmış. Tuğla örgü gövdesi kare bir plan üzerine oturtulmuş ve üzeri üç taraftan yontma taşlarla kaplanmış. Giriş kapısının bulunduğu batı cephesi işlemeli mermerlerle süslü. Ve tabiî ki kapalı. Kapısında koca bir asma kilit ile ziyaretçileri karşılıyor.



ARKEOLOJİ MÜZESİ

Ve Konya'nın nadide müzesi olan Arkeoloji Müzesi'ne adımımızı attık. Yine benim ağzımdan salyalar akıyor zevkten. Konya Arkeoloji Müzesi sergilediği eserler açısından çok önemli ve ziyaret edilesi noktaların başında gelmekte.



Müzede Neolitik Çağdan başlamak üzere, Eski Tunç, Orta Tunç (Asur Ticaret Kolonileri), Demir (Frig, Urartu) Klasik, Hellenistik, Roma ve Bizans Devrine ait eserler sergilenmekte.









Posedion Heykeli













8000 yıl öncesi gömülen çocuk fosili. Özellikle bileğindeki kolye ve boncuklar açısından bu müzenin en nadide eseri.







Cüneyt ile sıkı bir Konya gezi turu koşturmasından artık zamanın yaklaşması ile yönümüzü Mevlana Müzesi'ne çevirdik.



Mevlana Müzesi'nin yer aldığı meydanda ise görkemli duruşuyla Selimiye Cami bulunmakta. Genelde Konya halkının buluşma noktasından biri olan bu meydanda törenler nedeniyle cami etrafı ve içi çok kalabalıktı.

SELİMİYE CAMİİ

Mevlana Dergâhının batısında inşaatına Sultan Selim II'nin şehzadeliği zamanında başlanmış (1558-1567) arasında tamamlanmış. Camii Osmanlı klasik mimarisinin Konya'daki en güzel eserlerinden biri. Kuzeyinde altı sütuna istinat ettirilmiş yedi kubbeli son cemaat yeri ve mermer süveli geçme basık kemerli cümle kapısı mevcut. Ahşap kapı kanatlarından sağdakine "Mescitti Mümin,suda balık gibidir." ibareler bulunmakta.



Bu gün müze olarak kullanılmakta olan Mevlana Dergahının yeri, Selçuklu Sarayının gül bahçesi iken bahçe, Sultan Alaadin Keykubat tarafından Mevlana'nın babası Sultanü'l Ulema Bahaeddin Veled'e hediye edilmiş. Sultanü'l Ulema 12 ocak 1231 yılında vefat edince türbedeki bugünkü yerine defnedilmiş. Bu defin gül bahçesinde yapılan ilk defin olmuş. Sultan'ül Ulema'nın ölümünden sonra kendisini sevenler Mevlana'ya müracaat ederek babasının mezarının üzerine bir türbe yaptırmak istediklerini söylemişlerse de Mevlana "Gök Kubbe'den daha iyi türbe mi olur? Diyerek bu isteği reddetmiş. Ancak kendisi 17 Aralık 1273 yılında vefat edince Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veled Mevlana'nın mezarının üstünde türbe yaptırmak isteyenlerin isteklerini kabul etmiş.



"Kubbe-i Hadra" Yeşil Türbe denilen türbe dört fil ayağı (Kalın sutun) üzerine 130.000 Selçuki Dirhemine mimar Tebrizli Bedreddin'e yaptırılmış. Bu tarihten sonra inşaat faaliyetleri hiç bitmemiş, 19.y.y. ın sonuna kadar devam etmiş. Mevlevi Dergahı ve türbe 1926 yılında "Konya Asar-ı Atıka Müzesi" adı altında müze olarak hizmete başlamış. 1954 yılında ise müzenin teşhir tanzimi yeniden elden geçilmiş ve müzenin adı "Mevlana Müzesi olarak değiştirilmiş. Müze alanı bahçesi ile birlikte 65000 m2. İken, yeni istimlak edilerek Gül bahçesi olarak düzenlenen bölümlerle birlikte 18.000 m2. ye ulaşmış. Şeb-i Arus etkinlikleri nedeniyle müze çok kalabalıktı. Adım atacak yer yoktu. Yurtdışından gelenler, yerli ziyaretçiler tıklım tıklım doldurmuş müzeyi. Müze girişinde müzekart geçmekte.



Müzenin avlusuna "Dervişan Kapısı" ndan girilmekte. Avlunun Kuzey ve Batı yönü boyunca Derviş hücreleri bulunuyor. Güney yönü, Matbah ve Hürrem Paşa Türbesinden sonra, Üçler Mezarlığına açılan Hamuşun (Susmuşlar) kapısı ile son buluyor. Avlunun doğusunda ise Sinan Paşa, Fatma Hatun ve Hasan Paşa Türbeleri yanında Semâhâne ve Mescit bölümleri ile Mevlana ve aile fertlerinin mezarlarının da içerisinde bulunduğu ana bina yer almakta. Avluya Yavuz Sultan Selim'in 1512 yılında yaptırdığı üzeri kapalı Şadırvan ile Şeb-i Aruz (Düğün Gecesi) havuzu ve avlunun kuzey yönünde yer alan selsebil adı verilen çeşme ziyaretçilerin uğrak yerlerinden biri.



Müzenin ilk giriş kapısının hemen solunda ise Mevlevilerin hayatından kesitlerin sunulduğu odalar bulunmakta. Burada kullanılan eşyalar sergilenmekte. Odalar çok ufak ve haliyle bu kadar kalabalık bir ziyaretçi akınında gezmek ve fotoğraflamak tam bir eziyet oluyor.





1.ney Neyzen Raşid Efendi'ye, 2.ney Neyzen İhsan Dede'ye, 3. Ney Neyzen Tevfik'e ait. Diğerleri ise Rufai dergahlarından gelmiş.



Bu gömlek ise Sultan Veled'e ait. Pamuklu kumaştan dikilmiş tılsımlı gömlek. Gömleğin ön yüzünde güneş ve nalin-i şerif motifleri var. Gömlek üzerinde Fetih Suresi, Kelime-i Tevhid ve tılsımlı yazılar bulunmakta. Osmanlı sultanlarının da buna benzer birçok gömlekleri var.

Matbah Bölümü

Matbah müzenin güneybatı köşesinde yer alıyor. 1584 yılında Sultan III. Murat tarafından yaptırılmış. Dergâhın müzeye dönüştürüldüğü 1926 yılına kadar yemek ihtiyacı burada karşılanıyormuş. 1990 yılında yapılan onarımlardan sonra bu bölümün teşhir ve tanzimi mankenler ile yeniden yapılmış. Matbahın asıl işlevi olan yemek pişirme ve somat denilen sofrada yemek yeme adabı mankenlerle anlatılmaya çalışılmış.





Ve ana türbeye giriş yaptık. Yine ana baba günü bir kalabalık içinde. Girişte galoşlar takılıyor ve müze öyle ziyaret ediliyor.



Giriş yaptıktan hemen sonra türbe salonunu doğuda ve güneyde çevreleyen yüksekçe set üzerinde Mevlâna ve babası Bahaeddin Veled'in soyundan gelme, 10'u hanımlara ait olmak üzere 55 adet mezar ile, Hüsameddin Çelebi, Selâhaddin Zerkûbî ve Şeyh Kerimüddin gibi Mevlevîlikte makam sahibi olmuş 10 kişiye ait toplam 65 mezar bulunmakta. Hanımlara ait mezarların üzerinde yer alan sandukalara sikke konulmamış.



Yeşil kubbenin tam altında Mevlâna'nın ve oğlu Sultan Veled'in mezarları yer almakta. Haliyle tam bu bölümde adım atmak imkansız neredeyse. Mezarların üzerindeki iki bombeli mermer sandukayı 1565 yılında Kanunî Sultan Süleyman yaptırmış. Sandukaların üzerinde yer alan altın sırma tellerle işlenilmiş Pûşîde ise Sultan Abdülhamid II. tarafından 1894 yılında yaptırılmış.











Tıklım tıklım kalabalık içinde bizde gezimizi yaptık, fotoğraflarımızı çektik. Gün artık kararmaya başlamıştı. Gece vaktinde ise Yeşil Türbe daha başka bir görsel güzellik sunuyor insana.

YEŞİL TÜRBE (KUBBE-İ HADRA)

Dört fil ayağı sütun üzerine bir Selçuklu şaheseri. Kubbeyi hadranın ve kalkamı dıştan 16 dilimli bir külahı var. Külahla silindir gövdenin birleştiği yerde Ayet-Ül Kürsi yazılı. Kubbe muhtelif motifler süs ve kufi ayetlerle bezenmiş. Kubbenin altında ise Mevlâna ve Sultan Veled yatmaktadır. Mezar üzerinde en son Abülhamit II.'nın hediye ettiği altın sim işli bir puşide örtülü. Selçuklu ağaç işlemeciliğinin bir şaheseri olan sanduka ise yüksekte yer almakta. Arka cephesi görülmediğinden ayakta imiş hissini verir. Bu sanduka Mevlâna için yapılmış, bilahare babasının üzerine kaldırılmıştır.



Karanlık çöktüğünde bizde yavaş yavaş törene gitme hazırlığına başladık ama öncesinde meşhur Konya yemeği Etli Ekmek tadımı yaptık. Gittiğimiz özel bir yer yok, o taraflarda yer alan bir esnaf lokantasına gittik.



Etli Ekmek sonrası artık törenin yapılacağı Mevlana Kültür Merkezi'ne yürüdük. Ve tabi bir insan kalabalığı içine daldık. Dünyanın her tarafından gelen yerli ve yabancı ziyaretçiler merkezi doldurmuş. Ama organizasyon iyi. Görevliler yer gösteriyor ve bir yığılma olmuyor.



Saatler 20.00'yi gösterdiğinde Ahmet Özhan sahneye çıktı ve Şeb-i Arus töreni başladı. Dinletiler ve sohbetler sonunda herkesin merakla beklediği, nefesini tuttuğu Devran-ı Alem Sema başladı.







O anlarda hissettiklerim, içinde bulunduğum ruh hali bambaşkaydı. Bambaşka bir boyutta, sadece izliyordum. Yaklaşık 1 saat sonra törenler bitti. Burada uzun uzun törenin adımlarını yazmak istemedim. Eğer izlemediyseniz kesinlikle Şeb_i arus törenine gidin izleyin. Orada verecekleri bilgileri ilk elden siz alın. Heyecan kaçmasın diye burada yazıya dökmek istemedim. Ama sadece şunu söyleyebilirim; benim hayatımda bu tip bir görsel tecrübe, yaşanmışlık olmadı.





Tören bitiminde ise içimde bambaşka bir duygu ile İstanbul dönüş yoluna başladık. Konya hem zengin kültürü hem de sanat eserleri bakımından kesinlikle ziyaret edilmesi ve adım adım gezilmesi gereken bir şehir. Özellikle Vuslat Yıldönümü'nde Hazreti Mevlana'yı hürmet ve muhabbetle anmak için giderseniz tadına doyulmaz bir Konya gezisi yaparsınız.