SANATSEVERLERİN GÖRMESİ GEREKEN ŞEHİRLER

SANATSEVERLERİN GÖRMESİ GEREKEN ŞEHİRLER

Sanat tarihinin en değerli tablolarına, fotoğraflarına veya kopyalarına bakmak, tabloyu görmek anlamına gelmez kanımca. Önemli olan benim gibi bir tarih ve sanat tutkunu iseniz o eserin bulunduğu yere giderek kendi renkleri ve çizgileriyle onu görmek, hissetmek ve o sergilendiği alanı içinize çekmek gerekir. Dünyanın en önemli sanat ve resim konusundaki isimleri ortak bir çalışma yapmışlar ve sanatseverlerin ölmeden önce kesinlikle görmeleri gereken bir liste oluşturmuşlar. Listede yer alan eserler gerçekten dünya resim sanatının olmazsa olmazları olmuş ki birçoğunu bende yerinde canlı gözlerle gördüm. Listemize buyurun şimdi;

MONA LİSA – PARİS

Mona Lisa; İtalyan ressam, tasarımcı, heykeltraş, mimar, mühendis ki bana göre bu adam dünyalı da değil ; Leonardo Da Vinci’nin bir şaheseri. 1503 ve 1506 yılları arasında yapılmış olan bu muazzam tablo sanat çevrelerince dünyanın en ünlü ve değerli eseri olarak kabul ediliyor. Paris’te bulunan muhteşem Louvre Müzesi’nde muhafaza ediliyor. Bir çok filme, kitaba ve komplo teorilerine konu olan Mona Lisa tablosu, akademisyenler, tarihçiler ve sanat araştırmacılarının en çok ilgilendiği, üzerinde spekülasyon ürettiği tabloların başında yer almakta. Resmin en ufak detayları üzerinde uzun uzun tartışmalar günümüzde de son hızıyla devam etmekte. Mona Lisa gülümsemesi ise tablonun odak konusunu oluşturuyor.

ÇIĞLIK – OSLO

Edvard Munc’un Çığlık tablosu (1893), sanat tarihinin en ünlü ve en tanınmış eserleri arasında. Resimde ellerini kafasına alarak çığlık atmakta olan bir adam bulunuyor. Bu tablo ile modern insanın yaşadığı yalnızlık, yabancılaşma ve kaygısı betimlenir. Delilik ve dahilik arasında gidip gelen Munc’un hayatından otobiyografik özellikler barındırır. Oslo’da Munch Müzesi’nde sergilenmektedir. Munch, 1893 tarihli “Çığlık” tablosunu çizmesine neden olan olayı günlüğünde şöyle anlatır: “İki arkadaşımla beraber yürümekteydim. Bu sırada güneş batmak üzereydi ve gök, kan kırmızı renkteydi. Yoruldum ve tırabzanlara dayandım. Arkadaşlarım ise yürümeye devam ettiler. İşte tam o sırada doğanın çığlığını duydum.”

Munch’a göre o an çığlık atan kendisi değil, doğadır ve o sadece, doğadan geldiğini öne sürdüğü (ya da sandığı) bu çığlığı resmetmiştir. Ciddi anlamda etkilendiği Van Gogh gibi Munch da, hayatı boyunca peşini bırakmayan nevrozlarını anlatabilmek için ürkütücü bir görsel dil geliştirdi. Bu dilin, Munch eserlerindeki en net örneği olan “Çığlık”ın temel özelliği ise, bu derin yabancılaşma ve kabus hissini şok edici bir dolaysızlıkla vermesi oldu. Aslında kompozisyon oldukça basit ama etkileyicidir: Köprü ve tırabzanın güçlü ama aynı zamanda o güçlülüğün etkisiyle ortaya çıkan tedirgin edici köşegeni, suyun ters köşegeni ile tam bir zıtlık içindedir. Ufuk çizgisi nispeten yüksektedir ve o da oldukça güçlü vurgulanmıştır. Ana figür sağlam (belki de tüm figür-motifler içinde en güçlü) şekilde resmin merkezine oturtulmuştur. Dehşetli ve bir o kadar da rahatsız edici kırmızı, yeşil ve sarılar gökyüzünü doldurur. Renklerin bu rahatsız ediciliği, kuşkusuz doğaya aykırılıklarından kaynaklanmaktadır ve bu aykırılık içinde ana figürün umutsuzluğu, dehşetin asıl çarpıcılığını ve bu çarpıcılık üzerinden de asıl metaforu oluşturur. Resme konu olan mekan, ağırlıklı olarak Norveç kıyılarına özgü fiyord oluşumlarından birisi olan Oslo Fiyordu’dur. Fiyord, denizden bakıldığı zaman düz bir kıyı olarak görünen ama içerideki gölete gizli bir kanalla bağlı olan doğa oluşumudur ve Oslo Fiyordu, sanki Munch’un da içindeki görünmez gizli kanalları açığa çıkarmak ister gibidir. Ama buna izin vermez Munch ve neredeyse şekilsiz bir manzara koyar önümüze. Manzara, kelimenin tam anlamıyla kaosa sürüklenen bir dünyayı çağrıştırır. Munch, “bu kaos yüklü dünyanın insanları da ancak böyle olur” dercesine kurukafaya benzeyen bir yüz, sabit bakan oyuk ve çökük gözlerle resmeder ana figürünü. Eğer Munch’un günlüğünden haberdar olmasak, çığlık atanın ana figür olduğunu ve o çığlığın etkisiyle doğanın böyle bir tepki verdiğini zannedebiliriz. Oysa günlük bize, tam tersini söylüyor. Çığlık, doğadan gelmiştir ve ana figürümüz bu çığlık karşısında kulaklarını kapatarak umarsızca ondan, onun kaotik cehenneminden kendini korumaya çalışmaktadır. Evet, ana figürümüz Edvard Munch’tan başkası değildir.

Tablonun karşısına geçip uzun uzun bakın; belki atılan çığlığı duyabilirsiniz.

YILDIZLI GECE – NEW YORK

Hollandalı dahi Van Gogh, bir çok kişi için empresyonist bir ressam, bir çok kişi için ise akıl sağlığı yerinde olmayan bir delidir. Yakın arkadaşı Paul Gaugin ile yaşadığı tartışma sonrası kendi kulağını kesmesi, sanat tarihinin en popüler anekdotlarından biridir. Hayatta iken sadece bir tablosu satılan Van Gogh’un eserlerinin değeri öldükten sonra anlaşılmıştır. Yıldızlı gece tablosunda, dönen bulutlarla dolu mavi bir gökyüzü, parlak bir hilal ve ışıl ışıl yıldızlar, bir köy ve izleyiciye yorumlamak için verilen aleve benzeyen bir çalılık resmedilmiştir. Bir çok şiire, romana ve şarkıya konu olmuş olan bu eseri dahi ressam Arles’te kaldığı akıl hastanesinde ortaya çıkarmıştır. New York Sanat Müzesi’nde sergilenmektedir.

SON AKŞAM YEMEĞİ – MİLANO

Leonardo Da Vinci’nin Son Akşam Yemeği tablosu 1495-1498 yılları arasına tarihlendirilmektedir. İnsanlığın ortak mirasının bir parçası ve dünyanın en seçkin resimlerinden birisidir. Sanatın ve modanın başkenti Milano’nun Santa Maria Della Grozia Manastırı’nda sergilenmekte. Tablo Hz. İsa’nın ölümünden önceki son akşam yemeği sırasında 12 havarisine içlerinden birinin kendisine ihanet edeceğini açıkladığı anı tasvir etmekte. 12 havarinin bu haberi aldığı zaman yaşadıkları korku, öfke ve şok mükemmel bir şekilde betimlenmiştir.

VENÜS’ÜN DOĞUŞU – FLORANSA

Rönesans sanatçılarından Sandro Boticelli’nin 1485 yılında tamamladığı bu şaheser, sanat şehri Floransa’daki Uffuzi Müzesi’nde sergileniyor. Aşkın ve güzelliğin koruyucusu olan Tanrıça Venüs, deni kıyısında bir kabuğun üzerinde çıplak olarak tasvir edilmiş. Tuval üzerine yapılması bakımından Toskana’daki ilk örnektir. Ayrıca yapımında kullanılan kaymaktaşı tozu, bu sanat eserini benzersiz kılan başka bir özelliktir.

İNCİ KÜPELİ KIZ- LAHEY

Hollandalı ressam Johannes Vermeer’in başyapıtı olarak kabul edilen İnci Küpeli Kız tablosu, Kuzey’in Mona Lisa’sı olarak anılır. Vermeer’in 1665 tarihli bu şaheserinde oryantal bir başlık takan ve kulağında inci küpe bulunan bir kız resmedilmiştir. Bu kızın Vermeer’in öz kızı ya da hizmetçilerinden biri olduğu söyleniyor. Hollanda’nın Lahey kentindeki Mauritshuis Müzesi’nde sergilenen ünlü tablo, müze tadilatı sırasında ortamdan etkilenmemesi için dünya turuna çıkartılarak, dünyanın dört bir yanındaki sanatseverler ile buluşturulmuştur. İnci Küpeli kızın erin bakışlarına yakından bakarak, bu tablo hakkında sahici bir yargı öne sürmek isteyen sanatseverler, Rembrandt’tan Holebein’e kadar bir çok ünlü ressamın eserlerinin sergilendiği bu müzeyi mutlaka ziyaret etmeli.

İKİ FRİDA – MEKSİKO

Özel ve politik hayatıyla büyük ilgi gören Meksikalı ressam Frida Kahlo’nun en dikkat çekici eseri olan İki Frida portresi, Meksiko City’de Modern Sanatlar Müzesi’nde sergilenmekte. Ünlü sanatçı, Diego Rivera’dan ayrıldıktan sonra kendisini geleneksel giyimli ve modern giyimli, kırık kalpli Frida olarak iki şekilde resmettiği bu değerli tabloyu dünya’ya armağan etmiştir. Resmin odak noktaları her iki Frida’nın da kesik kalpleri olmasına rağmen birleşik kaşlar, oldukça ilgi gören kısımlardan biridir.

BELLEĞİN AZMİ – NEW YORK

20.yüzyılın en önemli ressamlarından biri olan Salvador Dali’nin bu çalışması, New York Çağdaş Sanatlar Müzesi’nde görülebilir. İspanyol ressam, sürrealizmin en önemli temsilcilerinden biri. ‘’Eriyen Saatler’’ olarak da bilinen tabloda zamanın göreceliğini simgeleyen erimiş saatler, ressamın kendisini betimlediği canavar sureti, karıncalarla kaplı saatler bulunuyor. Tablodaki her bir nesne sanat çevrelerince uzun uzun yorumlanmış, freudyen dönemin bir parçası olarak değerlendirilmiştir.

ADEM’İN YARATILIŞI – VATİKAN

Adem’in Yaratılışı, Floransa doğumlu olan ressam ve heykeltraş Michalengelo’ya ait olup, dünyanın en bilinen eserlerinden birisidir. Vatikan’ın devlet binası ve Papa’nın resmi ikametgahı olan Sistine Şapeli’nin tavanına resmedilmiştir. 4 yıllık bir çalışmanın eseri olan Adem’in Yaratılışı’nda Tanrı’nın Hz.Adem’e hayat üflemesi ve yaratılışı hikayesi betimlenmiştir. Resmin odak noktası Tanrı ile Adem’in parmaklarının dokunmak için birbirlerine uzanmasıdır.